Ben bu eseri okurken başta basit bir hikâye gibi ilerledim. Aç bir eşeğin daha iyi bir hayat istemesi… İlk bakışta neredeyse masum bir arzu. Ama ilerledikçe bunun sadece bir hayvan hikâyesi olmadığını çok net hissediyorsun. Aslında bu, insanın haddini bilmemesi üzerine kurulmuş çok katmanlı bir eleştiri.
Beni en çok etkileyen şey, eşeğin yaşadığı dönüşüm değil; o dönüşümün ardındaki düşünceydi. Çünkü eşek, kendi doğasını sorgulamaya başladığı anda trajedi başlıyor. Başkasının hayatına özenmek, kendi gerçekliğini inkâr etmeye dönüşüyor.
Şeyhî burada çok ince bir şey yapıyor. Açık açık öğüt vermiyor ama seni düşündürmeye zorluyor. “Yerini bilmek” fikrini sadece bireysel bir mesele olarak değil, toplumsal bir denge meselesi olarak da kuruyor. Ve bunu yaparken de oldukça sert bir sonuçla yüzleştiriyor.
Okurken bir noktada şunu fark ettim: Bu hikâyede asıl mesele eşek değil. Asıl mesele, insanın kendi sınırlarını zorlaması ile kibir arasındaki o ince çizgi. Çünkü eşek aslında daha iyi bir hayat istemiyor; başkası gibi olmak istiyor. Ve tam da burada her şey kırılıyor.
Metnin dili klasik ve yer yer ağır ama altındaki anlam çok net. Bu yüzden okurken sadece kelimeleri değil, ima edilenleri de takip etmek gerekiyor. Çünkü asıl mesaj satır aralarında gizli.
Benim için bu eserin en çarpıcı yanı şu oldu: Küçük bir arzunun, yanlış bir bilinçle birleştiğinde nasıl bir yıkıma dönüşebileceğini göstermesi.
Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan cümle şu oldu:
İnsan bazen daha fazlasını isterken, elindekini de kaybeder.
New York Üçlemesi kitabını bitirdiğimde şunu fark ettim: Bu aslında bir polisiye değil. Daha çok, kimliğin yavaş yavaş çözülüşünü izlediğim bir zihinsel yolculuktu.
Ben bu kitabı okurken sürekli bir şeylerin “yerine oturmasını” bekledim. Bir gizem çözülecek, parçalar birleşecek sandım. Ama Auster tam tersini yapıyor. Her sayfada daha fazla belirsizlik veriyor. Ve bir noktadan sonra anlıyorsun ki mesele çözmek değil, kaybolmak.
Kitap üç ayrı hikâyeden oluşuyor ama benim için hepsi tek bir soruya bağlandı: “Ben kimim?”
Ve bu soru kitap ilerledikçe daha rahatsız edici hale geliyor. Çünkü karakterler sadece başkalarını takip etmiyor; aslında kendilerini kaybediyorlar.
En çok etkilendiğim şey şu oldu: Bir insan, başka birinin hikâyesine ne kadar girerse, kendi hikâyesinden o kadar uzaklaşıyor. Ve bir süre sonra artık kim olduğunu değil, kimin yerine geçtiğini yaşıyor.
Okurken sık sık durup düşündüm. Çünkü bu kitap hızlı okunacak bir şey değil. Her detayın altında başka bir anlam var. İsimler bile tesadüf gibi durmuyor. Auster sanki okuru da hikâyenin içine çekip onunla birlikte zihinsel bir oyun oynuyor.
Ama bu oyun rahatsız edici. Çünkü net cevaplar yok. Sonunda klasik bir “çözüm” bekliyorsan, bu kitap seni tatmin etmeyebilir. Ama eğer belirsizliğin içinde dolaşmayı kabul edersen, o zaman gerçekten etkileyici oluyor.
Benim için bu kitabın en güçlü tarafı şu oldu: Gerçeklik dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan olduğunu göstermesi. Bir kimliği, bir hikâyeyi, hatta bir gerçeği bile ne kadar kolay kaybedebileceğimizi fark ettim.
Kitabı kapattığımda aklımda kalan düşünce şu oldu:
İnsan bazen bir başkasını ararken, en çok kendini kaybeder.