Hayal edin, Alman büyükelçisisinin kızı olarak 1800lü yılların sonunda İstanbul'da yaşıyorsunuz. Şişik elbiseler, balolar, piyano dinletileri, kibarca tokuşturulan kadehler, mum ışığı, cibinlikli dolgun bir yatak, altın varaklı mobilyalar... Hayal gücü ya bu, elbette bir önceki cümle ikinci cümledeki sembollere temas edecek diye düşünürüz. Ama bu sefer öyle bir yanılırız ki! Elsa Sophia von Kamphoevener'in Alman büyükelçisinin kızı olması değildir yalan olan, yalan olan ikinci cümledeki sembollerdir. Çünkü bu hanımefendi sefirlik binasında şatafat içinde geçen bir hayat sürmektense (gerçi, belki onu da sürmüştür) Türklerin masal dünyasına dalmaya karar vermiştir. Hem de ne dalmak! Kervansaraylarda sadece erkeklerin bulunduğu ortamlara erkek kılığında girmiş ve masal kovalamıştır bu hanımefendi. Ve eğer edebiyata en ufak bir ilginiz varsa, sırf bunu duymak dahi bu kitabı okumaya yeter sebep olacaktır. Nasıl yani diye kitabı elinize alacaksınızdır ve devamı da gelecektir.
Kitabı okurken üzüldüğüm konu bu masallara bizim erişme yolculuğumuzda yatıyor. Bir Alman sefirin kızının tekrar tekrar dinleye dinleye aklına nakşettiği bu masallara Türkçe değil Almanca üzerinden erişmek durumunda kalmışız. Her ne kadar bu masalların bir şekilde kayda geçmiş olması kıymetli olsa da, Türkçesinin sözlü geleneğin ölümüyle beraber kaybolması insanın içini acıtıyor. Öte yandan şükretmek de gerek, çünkü yazarın ifade ettiği üzere eğer kendisi bu sözlü geleneğin ölümünü görmeseydi usta masalcı Fehmi'ye verdiği sözü tutacak ve bunları kayda geçmeyecekti.
Bu kitabın belgesel kıymetini ifade ettiğimize göre, biraz da masallardan bahsedelim. Sözlü gelenek ürünü oldukları için hiçbir zaman aynı şekilde anlatılmayan bu masalları yazarın da kendi süzgecinden geçirip anlattığını varsaymak yanlış
Herkesin bildiği gibi, kaderin ne göstereceği belli olmaz. Ne kadar elverişli olsa, ne kadar mutluluk sunsa da aydınlık gökyüzü kimi zaman bulutlarla kaplanır ve her zaman aynı parıltıda olmayabilir. Kadere hizmet eden, ne tür birisi olduğunu göstermelidir, kendisine düşen görev ne kadar büyükse üzerine binen yük de o kadar ağır olacaktır. Bu yükü taşır ve yine de gülebilirse, büyük eylemlere yatkın olduğunu gösterir, ama yükün altında çökerse, kaderine layık olamamış demektir. Bu yüzden, kimilerinin dert ve keder diye andıkları şey, kaderin "Benim seçtiğim sen misin?" diye sormasıdır aslında. Ve yanıt açık olmalıdır. Kaderin kullandığı araçlar, her zaman keskin bileyli silahlar değildir, hayır, çoğu küt ve çentikli, paslanmış eski aletlerdir. Bundan yakınmak gerekmez mi? Hayır, tersine, taşınılan yükün ağırlığına bakarak gelecekteki kurtuluşun büyüklüğüyle gurur duyulmalıdır.
Ancak tüm dünyada ve tüm zamanlarda, kötü kişiler, asil ruhlu kişilerin aklını, yüce bir dava uğruna yapılacak büyük bir eylem için çelerek, onları yanıltmayı başarmışlardır...