Bu Şehrin Mutfaklarında Bıçak Yok kitabının arka kapağında "politik, dini ve cinsel zorbalığın" altında yaşayan Suriyeli bir ailenin hikâyesine dahil olacağınızı okuyorsunuz. Tamam, diyorsunuz, baskı rejimi altına dair kuvvetli bir anlatı olsa gerek. Ön kapağında göreceğiniz üzere romanımız ödüllü de, daha ne olsun? Başlangıçta fena da değil aslında. Anlatıcının annesinin ölümü haberiyle başlayan roman, sürekli farklı zamanlara geri dönüşler yaparak ailenin yıllar içinde nasıl da oradan oraya savrulduğunu tezatlarla kurulu manzaralarla anlatmak istiyor. "Dişil" enerjisiyle romana ağırlığını koyan Sevsen var, ölümü düşünüp duran "Reşid" var, doğuştan hasta "Suad" var ve bir de ne hikmetse roman boyunca başına pek de bir şey gelmeyen esas anlatıcı kardeş var. Bu karakterin başına o kadar bir şey gelmiyor ki ismini bile hatırlamıyorum. Elbette bir de anne var, romanın çoğunda hasta ve eve kapanık şekilde gördüğümüz, Batı kültürüne hayranlığını saklayamayan ve Suriye'de sıkışmışlığı dolayısıyla ıstırap çeken. Tamam, diyorsunuz buna da, Suriye'de biraz daha Batı ile haşır neşir olmuş bir ailenin çektiği acıları yazacak yazar herhalde. Suriye'deki ortalama bir Müslüman ailenin yaşadıkları daha ilgi çekici olabilirdi, ama yazarlara kenarlarda gezen karakterleri kovalamak hep daha cazip gelir ya, kabul.
Sonra gökkuşağı beliriyor. Hem de ne gökkuşağı. Şikâyetim romanda eşcinsel bir karakter bulunmasıyla alakâlı değil. Roman her ne kadar politik, dini ve cinsel zorbalığa maruz kalan bir aileyi takip ettiğini iddia etse de, büyük oranda sadece üçüncüsüne odaklanıyor. Hatta cinsel zorbalığa da değil, sadece cinselliğe odaklanıyor. Sevsen'in sonu gelmez maceraları, Reşid'in kardeşi Sevsen'e beslediği cinsel ilgi, eşcinsel dayı Nizar'ın maceraları, her gün bir başka fahişeyle yatan