Yaşamaya dair bir şeyler söyleyeceksek, ömrün sonu iyi bir noktadır. Sanırım Yu Hua da bu yüzden romanı Yaşamak’ı ana karakterinin ihtiyarlık zamanından başlatıyor. Romandaki anlatıcı karakter, Fugui’ye tarlasını sürerken rastlar ve Fugui rengarenk hayat hikâyesini anlatmaya başlar. Rengarenk burada kesinlikle bir abartı değil: Yu Hua Çin’deki komünist devrim sürecini arka plana yerleştirmiş, üzerine de karakterlerinin başına envaiçeşit musibet salmış. Böyle bir romanı bir Türk edebiyatçı yazacak olsa çok fazla ajitasyon yapmış derdik belki; ama burada yazarın kıvraklığı bu yorumu bir nebze geride bıraktırıyor. Bu ajitasyon yok demek değil; amaç ajitasyon değil demek. Bu durumun Çin’in toplumsal yapısı ile ilişkili olduğunu iddia edebilirim ama ispatla mükellef olacağımdan, edemiyorum.
Romanımız Fugui’yi gençlik zamanlarından anlatmaya başlıyor. Şimdiki aciz ihtiyar karakterine tezat teşkil edecek bir Fugui karşılıyor bizi: Zengin bir ailenin kumar ve kadın düşkünü oğlu. Evliyken genelevlere giden, fahişenin sırtına binip sokakları arşınlarken karşılaştığı kayınbabasına kibarca nasılsınız babacığım diyen bir Fugui var. Bu sahneler okurken komik geliyor; ama bir yandan da ya yazar abartıyor mu diyorsunuz; öte yandan da belki Çin toplumunda böyle şeyler garipsenmiyordur diyorsunuz; neticede ortada kalıyorsunuz. Bu sahnelerin net bir etkisi varsa, o da romanı egzotik bir tabiata soktuğudur. Genelde Batılıların taktığını gördüğümüz oryantalist gözlükleri takmak için müthiş bir fırsat, değil mi?
Kumar bağımlılığı büyük bir felaket, ki Fugui de bu yolda her şeyini kaybediyor. Felaketlerin başlangıcı da bu sefalete dayanıyor. Elbet bu noktada Fugui’nin eşi Jiazhen’in tüm bu kepazeliklere tepkisini merak ediyorsunuzdur. Jiazhen’in… pek bir tepkisi yok. Nedense bir
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Dikkatli değiliz. Durmadığımızdan. Bir sonrakine geçmek hevesinden. Uyarılma bağımlılığından. İster sosyal medyada boş gönderileri birbiri üzerine kaydırıyor olalım, ister kalınca bir kitabın sayfalarını ardı sıra çeviriyor olalım. İçimizi yiyip bitiren “bir sonraki” hevesi, durup düşünmeyi imkânsız kılıyor. Bu açıdan değerlendirildiğinde, kutsal metinlerin sonluluğu bu hevesi kesip atma fırsatı sunuyor. Her şeyi yaratanın ucu bucağı olmayan bir kutsal metin yaratması da imkânsız değildi elbet. Her güne, her ana yeni bir âyet inebilirdi. Ama kitabın muhatabının sınırları düşünüldüğünde bu makul değildi. Öte yandan, bu sonlu kitapta anlatılanlar açıldıkça, hikmetler devşirildikçe, gördük ki bu sınırlı kitap aslında bir sonsuzluğa erişiyor. Yüzeyde bir sonsuzluğa değil, derinde bir sonsuzluğa. İşte dikkat de bu derinlere inmek için gerekiyor. Nazan Bekiroğlu’nun Kehribar Geçidi de, bir sonrakine geçme hevesini içinde tutmakta zorlananlar bizler için zorlayıcı bir roman. Yayılma değil, derinleşme arzusu barındırıyor. Yine de yazarın roman için tayin ettiği bu ulvi yön, çabayı kusursuzlaştırsa da neticeyi pir ü pak kılmıyor.
Romanımız, yazarın bundan önce okuduğum Yûsuf ile Züleyha ’sına teferruatta olmasa da özde çok benziyor. Yûsuf ile Züleyha ’da, Kur’an-ı Kerim’de kıssaların en güzeli olarak anılan Hz. Yûsuf kıssası anlatılırken, Kehribar Geçidi’nde ise yine Kur’an-ı Kerim’de geçen ashab-ı kehf hikâyeleştirilmiş. Yûsuf ile Züleyha duruluğu ile göze çarparken, Kehribar Geçidi’nde ise tam tersine oldukça teferruatlı bir anlatı mevcut. Bu farkın biraz da yazarın hassasiyetlerinden kaynaklandığını düşünüyorum: Yazar, Kur’an-ı Kerim’de oldukça ayrıntılı bir şekilde anlatılan Hz. Yûsuf kıssasını olduğu hâlinden uzaklaştırmaktan imtina ediyor gibi gelmişti; oysaki ashab-ı kehf hakkında Kur’an-ı Kerim’de
Hayal edin, Alman büyükelçisisinin kızı olarak 1800lü yılların sonunda İstanbul'da yaşıyorsunuz. Şişik elbiseler, balolar, piyano dinletileri, kibarca tokuşturulan kadehler, mum ışığı, cibinlikli dolgun bir yatak, altın varaklı mobilyalar... Hayal gücü ya bu, elbette bir önceki cümle ikinci cümledeki sembollere temas edecek diye düşünürüz. Ama bu sefer öyle bir yanılırız ki! Elsa Sophia von Kamphoevener'in Alman büyükelçisinin kızı olması değildir yalan olan, yalan olan ikinci cümledeki sembollerdir. Çünkü bu hanımefendi sefirlik binasında şatafat içinde geçen bir hayat sürmektense (gerçi, belki onu da sürmüştür) Türklerin masal dünyasına dalmaya karar vermiştir. Hem de ne dalmak! Kervansaraylarda sadece erkeklerin bulunduğu ortamlara erkek kılığında girmiş ve masal kovalamıştır bu hanımefendi. Ve eğer edebiyata en ufak bir ilginiz varsa, sırf bunu duymak dahi bu kitabı okumaya yeter sebep olacaktır. Nasıl yani diye kitabı elinize alacaksınızdır ve devamı da gelecektir.
Kitabı okurken üzüldüğüm konu bu masallara bizim erişme yolculuğumuzda yatıyor. Bir Alman sefirin kızının tekrar tekrar dinleye dinleye aklına nakşettiği bu masallara Türkçe değil Almanca üzerinden erişmek durumunda kalmışız. Her ne kadar bu masalların bir şekilde kayda geçmiş olması kıymetli olsa da, Türkçesinin sözlü geleneğin ölümüyle beraber kaybolması insanın içini acıtıyor. Öte yandan şükretmek de gerek, çünkü yazarın ifade ettiği üzere eğer kendisi bu sözlü geleneğin ölümünü görmeseydi usta masalcı Fehmi'ye verdiği sözü tutacak ve bunları kayda geçmeyecekti.
Bu kitabın belgesel kıymetini ifade ettiğimize göre, biraz da masallardan bahsedelim. Sözlü gelenek ürünü oldukları için hiçbir zaman aynı şekilde anlatılmayan bu masalları yazarın da kendi süzgecinden geçirip anlattığını varsaymak yanlış