Kuş cıvıltılarının dört bir yanı sardığı bir öğle sonrasıydı, yeni bir papatyaya konmak için uçan kelebeğin şeffaf bedeni toprağa düşerken, canı göğe ağmıştı.
Hastalarımın çoğunun hâli vakti yerinde insanlar oluşu, gün boyu aklımı kemiren dört yanı dikenli bir azaptı. Bir devlet hastanesinin psikiyatri polikliniğinde çalışıp şu an karşımda yapılan inşaatın camlarını canları pahasına takan işçinin dertlerini; söz gelimi geçim sıkıntısını, çocuğuna alamadığı ayakkabıyı, karısına yettiremediği yevmiyesini dinleyebilirdim pekâlâ. Ya da on beş yıldır atanmayı bekleyen, beklemekten emekli olan bir öğretmen adayının çaresizliğini. Üstelik hayatın perdesiz tarafı onların yaşadığıydı. Ama o zaman şu an oturduğum kadar iyi bir eve sahip olamazdım ya da üç yılda bir arabamı yenileyemezdim. İkiyüzlüydüm belki de. Ya da benim gibi olmayanlardan bu şekilde intikam alıyordum. Hayır hayır, ikiyüzlüydüm. Bunu kabul etmeliyim. Ama insanın, düşünceleri ve eylemleri arasındaki tezatları, çeşitli bahanelere sığınarak görmezden geldiğini iyi bildiğim için şaşırmıyordum kendime.