Şöyle soruyordu Nietzsche:
Eğer hayatını, en küçük ayrıntısına kadar, başından sonuna kadar, aynı biçimde, sonsuz kez yeniden yaşayacak olsaydın buna neşeyle ve tereddütsüz bir “EVET!” diyebilir miydin?
(Nietzsche- bengidönüş)
Sonrasında bana Antik filozofların “iyi hayat” dediği şeyle bizim bugün yaşadığımız hayat arasındaki kopukluğu hatırlattı.
Aristoteles’te iyi yaşam fikrinin merkezinde bugün neredeyse tamamen kaybettiğimiz bir kavram vardır, ergon. İnsanın işi, işlevi, kendine özgü etkinliği anlamına gelir. Bu açıdan iyi bir hayat, daha fazla şey yapmakla, daha hızlı ilerlemekle ya da daha çok sonuç üretmekle tanımlanmaz; insanın ne olduğu ile ne yaparken “yerini bulduğu” ile tanımlanır.
Bu yüzden Aristoteles için mutluluk geçici bir duygu durum olmaktan ziyade zamana yayılan bir yaşama biçimi olarak karşımıza çıkar. Hayatın bir yönü vardır; bu yön de rastgele değil; insanın akla ve ölçüye dayalı varlık olmasından türeyen bir telos (amaç) tarafından belirlenir.
Bu çerçevede bizim kronik stres diye bahsettiğimiz şey neredeyse imkansızdır. Çünkü stres, yönünü kaybetmiş bir çabanın duygusudur.
Telos’u olan bir yaşamda insan, her an her şeyi başarmak zorunda değildir. Neyin yerinde, neyin zamansız, neyin aşırı olduğunu ayırt edebilecek bir ölçüye sahiptir. Aristoteles’in “orta” ya da “ölçülülük” dediği şey, tembellikle hırs arasında dengeyi tutturabilmenin ötesinde, insanın kendi formuna uygun düşen ritmini keşfetmesi ve onu yaşamasıdır. Nihayetinde hayat bir yarış değildir; bitiş çizgisi yoktur. Daha çok koşmak, daha çok biriktirmek ya da daha çok görünür olmak başlı başına bir değer taşımayacaktır.
İşte bu telos fikrini kaybettiğimiz anda, yaşamdaki yönümüzü değil; hızımızı referans almaya başlarız. Ne için yaşadığımızı bilmediğimizde nasıl yaşadığımızı ölçmeye