➡️ *Peygamberimizden aleyhisselam sonra insanların en üstünleri* *Sual: Peygamberimizden aleyhisselam sonra insanların en üstünleri kimlerdir?* *Cevap:* İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının birinci cild 266. mektupta buyuruyor ki: Hulefâ-i râşidînin, [yani Peygamberimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” sonra gelen dört halifesinin] “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” birbirinden üstünlükleri, hilâfetleri sırası iledir. Ebû Bekir ile Ömer’in “radıyallahü anhümâ”, müminlerin hepsinden üstün olduğunu, Sahabilerin hepsi ve Tabiinin hepsi söylemiştir. Bu sözleri, din imamlarımızdan çoğu, kitaplarında yazmıştır. Bunlardan biri, imâm-ı Şâfi’î “rahmetullahi aleyh”dir. Ehl-i sünnet itikatını toplamış ve yazmış olan büyük âlim, Ebül-Hasen-i Eş’arî diyor ki, önce Ebû Bekir’in, sonra Ömer’in, bütün müminlerden üstün olduğu meydandadır, muhakkaktır. Büyük âlimlerden imâm-ı Zehebî diyor ki: (Ali “radıyallahü anh” halife iken, büyük bir kalabalık içerisinde (Ebû Bekir ve Ömer “radıyallahü anhümâ”, bu ümmetin en üstünüdür) buyurduğunu işitenlerden seksenden ziyade kimse, bize söyledi). Bunlardan çoğunun ismini bildiriyor ve buna inanmayanlar çok çirkin, çok kötü kimselerdir. Allahü teâlâ, onları kıyamette, fena hâlde karşılayacaktır diyor. Dîn-i islâmda, Kur’ân-ı kerimden sonra en kıymetli ve en inanılır kitap olan *(Buhârîyi şerif)* kitabının sâhibi, imâm-ı Buhârî diyor ki: Ali “radıyallahü anh” buyurdu ki, (Peygamberimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” sonra, bu ümmetin en iyisi, en yükseği Ebû Bekir, sonra Ömer’dir “radıyallahü anhümâ”. Sonra bir başkasıdır). Bu sırada oğlu, Muhammed ibni Hanefiyye, o da sensin! deyince: (Ben de, her Müslüman gibi, bu ümmetten biriyim) buyurmuştur. İmâm-ı Zehebî ve başka âlimler dedi ki: İmâm-ı Ali “radıyallahü anh” buyurdu ki, (Dikkat
Alıntı
HZ. MUAVİYE'YE "radyallahu anh" DENİLMEZ Mİ? -IV-
Tarih bir "yorum-bilim"e dönüştüğünde tesbitler büyük resme talip olmaya başlarlar. Sözgelimi: Batı'nın tarih anlayışına göre, yine kendisinin tâyin ettiği çağların açılıp kapanması, cisimce gayeten küçük olayların sonucu olarak gerçekleşmiştir. İlkçağın bidayeti yazının bulunmasıdır meselâ. Yeniçağın başlangıcı ise İstanbul'un fethidir. Fakat, ne yazıyı bulan kişiye/kişilere ne de İstanbul'u fetheden mübarek orduya/komutana sorsanız, böyle bir niyette oldukları bilgisini onlardan alamazsınız. Evet. Onların eylerken Batılı tarihçilerce çıkarılacak sonuçlardan haberleri yoktur. Kendilerine âit niyetleri vardır. Belki biraz da öngörüleri. Ancak işin varacağı nokta tastamam hasbelkaderdir. Yâni "hesabü'l-kader"dir. Kaderin bir hesabıyladır. Buna benzer birçok misâl verilebilir ki, bir yorum-bilim olarak tarih, küçük olaylara sahiplerinin niyetçe kaldıramayacağı kadar büyük ağırlıklar yükler. İsabetsiz de değildir üstelik. Çünkü tetkikini daha büyük bir resme göre yapar. Sonuçları eylem sahiplerinin öngöremeyeceği bir genişlikte görür. Onları analiz eder. Atılan taşın dalgalarının nerelere kadar vardığını seyreder. Bütün bu okumalarının ardından da mezkûr olayları çağlarının başlangıcı olarak atar. Ha, elbette, nazarını etkileyen kendi imânıdır. İdeolojisinin öğrettiği önem sırası tâyinlerde belirleyicidir. Şüphesiz bu tarihi yazan biz Müslümanlar olsaydık çağların durumu bambaşka olurdu. Bu nedenle, ben, kimilerinin "Muaviye radyallahu anhı sevmeye engel" gibi gördüğü meşhur metni, Bediüzzaman'ın tarih okuması olarak da analiz ediyorum. Nedir? Yeniden misafir edelim: **"Cemel Vak'ası denilen Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Âişe-i Sıddîka (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn) arasında olan muharebe, adalet-i mahzâ ile adalet-i izafiyenin
Hazreti Muaviye
Reklam
İSLAM’DA CARİYELER VE İNSANLIĞA AYKIRI BİR MİRAS Bir adamın oğlu, babası yokken onun cariyesini (seks kölesini) gizlice alıp başkasına satıyor. Yeni sahibi onu memleketine götürüyor. Zamanla bu ilişkiden çocuklar doğuyor. Yıllar sonra asıl sahibi durumu öğrenip Halife Ömer’e şikâyet ediyor. Ömer’in kararı keskin ve acımasız: Cariyeyi yeni eşinden zorla alıp eski efendisine teslim ediyor; doğan çocukları da aynı şekilde ilk sahibine iade ediyor. Gerekçe? Çocuklar “statüsüz” doğdukları için köle statüsündeler. Aynı keskin ve acımasız durum, Halife Osman döneminde de tekrar ediyor. Bu kez cariye, esarete dayanamayıp kaçıyor, başka bir diyarda (Tay diyarında) kendini hür gösterip evleniyor ve çocukları oluyor. Yine yıllar sonra asıl sahibi ortaya çıkıyor. Osman da tıpkı Ömer gibi kadını ve masum çocukları zorla ilk sahibine veriyor. Zâhirî mezhebinin önemli âlimi İbn Hazm (ö. 1064) eserlerinde bu tür vakalara geniş yer vermiş, hatta bunları normal ve uygulanabilir örnekler olarak sunmuştur. Bu uygulamalar, İslam’da cariyeliğin (resmî köle fuhşu) ne kadar derin bir insanlık trajedisi olduğunu gözler önüne seriyor. Bir kadın, savaş esiri veya satın alınmış bir mal olarak görülüyor; cinsel kullanımı meşru görülüyor. Ondan doğan çocuklar ise baba mülkiyeti gibi alınıp satılıyor, miras gibi devrediliyor. Bu, modern insanlık vicdanına aykırıdır ve insanlık dışıdır. Bir çocuğun geleceğini, annesinin “mal” statüsüne bağlamak, en temel insan onuruna aykırıdır. Halifelerin bu kararları, “adalet” adına yapılmış olsa da köleliği ve cinsel köleliği meşrulaştıran bir sistemin doğal sonucudur. Bugün “İslam ahlakı” diye pazarlanan bu miras, aslında kadını ve doğan çocukları mülk haline getiren, onları iradelerinden ve özgürlüklerinden yoksun bırakan bir
"Hz. Osman Dönemi'nden başlayarak günümüze kadar kesintisiz bir İslam tarihi okuması yapanlar, çok üstüne düşmeseler dahi hemen her devirde iltimasın ne kadar sıradanlaştığına ve bazen de din adamları tarafından nasıl meşrulaştırıldığına ve mazur gösterildiğine tanıklık edeceklerdir. Bununla kalmayıp özellikle devletin yönetim ve denetim makamlarının dağıtımınıdaki gayrimeşru geleneklerle ilgili meşrulaştırmalarda güven ve itibar gibi kavramların içinin nasıl boşaltıldığını ve saf çıkar uğruna her türden değerin nasıl istismar edildiğini de ilmelyakin tecrübe etmek durumunda kalacaklardır. " ( Bayramali Nazıroğlu,Din Eğitimini Yeniden Düşünmel, Eskiyeni yayınları, s.117)
Hz. Osman'ın Kur'an'ı tek bir lehçede (Kureyş) standartlaştırıp, eyaletlerdeki farklı okunuşlara sahip diğer tüm orijinal nüshaları yaktırması, İslam tarihindeki ilk büyük kırılmadır. Hz. Osman bunu ümmetin birliği için yapmış olsa da, muhalifleri onu "Allah'ın kelamını yakmakla" suçlamış ve bu iddia feci şekilde katledilmesinin en büyük dini yakıtı olmuştur. Emevi Halifesi II. Velid, sarayında Kur'an'ı hedef tahtası yapıp okla vurduğu ve ayetlerle alay ettiği rivayet edilir. Velid çıkıp bunu resmi bir reform olarak ilan etmedi ama bu "kutsala saygısızlık" ve şahsi masiyet iddiaları, onun da feci bir suikastla öldürülmesinin dini meşruiyet zeminini hazırladı. Din ne kadar mutlak görünürse görünsün, onun yeryüzündeki tatbiki (siyaset ve hukuk) her zaman insan faktörünün, gücün ve dönemsel şartların esiri olmuştur. IŞİD gibi yapılar bugün literal bir orta çağ fıkhını canlandırmaya çalışırken, aslında tarihin bu çok katmanlı, güç odaklı ve pragmatik yapısını gözden kaçırıp sığ bir anakronizme düşüyorlar.
1000Kitap
Dört eş sınırı aslında sadece nikahlı/hür kadınlar için geçerli olan bir üst sınırdı. Hukuk sistemi, büyük imparatorluk realiteleriyle karşılaştığında iki çok rasyonel kapı kullandı. Biri Dört Halife ve sonraki hanedanların uyguladığı "ardışık çok eşlilik" ve "cariyeli sistem", diğeri ise Osmanlı’nın bunu zirveye taşıyarak tamamen kurumsallaştırdığı "Harem-Cariye" modeliydi. Dört Halife (Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali) ve sonrasındaki Emevi/Abbasi halifeleri, şeriatın "aynı anda en fazla 4 nikahlı eş" kuralını hiçbir zaman çiğnemediler. Ama bu kural onların hayatları boyunca sadece 4 kadınla evlendiği anlamına gelmiyordu. İki temel formül uygulandı. İslam hukukuna göre bir erkek, mevcut 4 eşinden birini boşadığında ya da eşi vefat ettiğinde kontenjanda anında boş yer açılırdı. Örneğin Hz. Ali’nin hayatı boyunca toplamda 8 veya 9 evlilik yaptığı rivayet edilir ama hiçbir zaman aynı anda evli olduğu kadın sayısı dördü geçmemiştir. Siyasi ittifak ihtiyacına göre biri boşanır, yerine yeni bir kabilenin kızı nikahlanırdı. Kur'an'daki sınırlar hür kadınlar içindi. Savaş esiri veya satın alma yoluyla elde edilen cariyeler için hukuken bir sayı sınırı yoktu. Halifeler, saraylarını yüzlerce cariyeyle doldurabiliyorlardı. Bu cariyelerden çocuk doğuranlar "Ümmü Veled" (Çocuk Annesi) statüsü kazanır, satılamaz hale gelir ve halife öldüğünde otomatik olarak özgür kalırdı. Abbasi halifelerinin neredeyse tamamı (Harun Reşid dahil) hür kadınlardan değil, bu cariye annelerden doğmuştur. Osmanlı, Abbasi ve Selçuklu’dan devraldığı bu sistemi aldı ve dünyada eşi benzeri görülmemiş, tamamen devlete has bir "güvenlik mekanizması" haline getirdi. Fatih Sultan Mehmed döneminden sonra Osmanlı padişahları (istisnalar hariç) hür ve soylu kadınlarla nikahlanmayı tamamen bıraktılar. Saraydaki tüm
Tarih
Reklam
Reklam