Rantların ve rantçıların varlığı, kapitalizmin savunucuları için her zaman biraz utanç verici bir şey olmuştur. Üretim araçlarını kontrol eden bir patronun gerekliliğini savunmak daha kolaydır, çünkü ideologlar en azından onların bir şeyler yaptığını iddia edebilirler; örneğin üretimi örgütlemek, ürünleri ortaya çıkarmak ya da basitçe ekonomik riskler almak. Rantçılarsa hiçbir şey yaratmamakta, hiçbir şey üretmemekte, hiçbir şey yapmamaktadır. Bu yüzden tarih içinde mülkle bir şeyler yapılarak elde edilen kârın aksine, salt mülk sahipliğiyle elde edilen rant gelirini vergilendirmeye dönük çağrılar olmuştur.
19. yüzyıl iktisatçısı Henry George’la başlayan ve bu politikayı kuram ve önermelerinin merkezine koyan koca bir entelektüel gelenek vardır. 1879’da yazdığı Progress and Poverty (İlerleme ve Yoksulluk) isimli kitabında George, ısrarla, gelir eşitsizliği sorununun “gerçek çare”sinin sadece ama sadece “toprağı ortak mülk haline getirmek”ten geçtiğini, böylelikle -kendi yaşadığı dönemdeki- en büyük rant kaynağının yok olacağını söylemiştir. George’un o dönemki takipçileri de benzer şekilde toprak “insan emeğinin ürünü olmadığı, fakat ... tüm üretim için gerekli olduğu”ndan, özel mülk olan tüm topraklardan edinilen rantların vergilendirme yoluyla mahsup edilmesi ve kamu yararına kullanılması gerektiğini savunuyordu.
Rantçıların varlığı büyük iktisatçı John Maynard Keynes’i de rahatsız etmişti. Keynes, İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi isimli kitabının meşhur bir bölümünde, faiz oranını -yani sermaye mülkiyetinin getirisini ele almış ve “günümüzde faizin, aynen toprak rantı gibi gerçek fedakârlığı hiçbir şekilde ödüllendirmediği”ni ileri sürmüştü. Ona göre faiz, sadece kıt üretici kaynakların sahiplerini ödüllendiriyordu. “Rantçının, işlevsiz yatırımcının