Breuer okurken Freud da iyice konsantre olabilmek için gözlerini kapamıştı.
Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür, bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam: Bu köprüyü geçip bana gelir misin? Işte o anda artık bunu istemeyiverirsin; sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın. O andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer, bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar örülüverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde, sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın." "
“Düşünceler, duygularımızın gölgesidir; ama her zaman daha karanlık, daha boş ve daha sade."
"Şu günlerde kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor, öyle çok panzehiri var ki."
"Bir kitap bizi alıp diğer kitapların üzerine çıkarmıyorsa o kitaban neresi iyidir?"
Breuer ölümü aklından kovmaya çalıştı. O çok sevdiği sihirli cümleyi, Lucretius'un o deyişini tekrarladı: "Ölüm varken ben yokum. Ben varken, ölüm yok. O halde üzülecek ne var?" Ama bu da işe yaramadı.