Son zamanlarda sosyal medyada oldukça övülen ve tavsiye edilen Puslu Kıtalar Atlası’nı okumayı daha fazla erteleyemezdim. Kitabı okumaya başladığınızda bir solukta bitireceğinizi düşünüyorum. Kapı kilidinden odayı seyretmek gibi ya da bir hayalin içinde yaşamak gibi bir hissiyat veriyor. Bir taraftan İstanbul’un sokaklarında İstanbul’u yaşarken diğer taraftan anlatılan bir hikayeyi dinler gibisiniz. Diğer taraftan Eminönü’nden Kadıköy’e giden bir vapurda Sarayburbu’na bir bakış, dalga sesleri eşliğinde İstanbul’u dinler ve şehrin tarihi bir devrinde anlatılan hayalin takipçisi olursunuz.
Puslu Kıtalar Atlası öncelikle kitabın dili oldukça akıcı ve okuma zevki veriyor. Bir sonraki gelecek bölümü merak ediyorsunuz. Kitap tarih, psikoloji, felsefe mitoloji, matematik
alanlarından beslenerek oluşturulmuş postmodern türde kaleme alınmış diyebiliriz. İstanbul’da tarihi yarımadada, tarihi bir dönemde geçen halk hikayeleri, meddahlık geleneğini de andıran düşsel bir anlatım şekli bizi karşılar. İç içe geçmiş konular, karakterler söz konusudur.
Masalsı bir anlatımla başlar ve karşımıza gezgin ruhlu Arap İhsan Efendi çıkar. İlerleyen kısımlarda dünyayı gezmek isteyen, keşifler yapmak isteyen ve bunu da haritaya dökmek isteyen Uzun İhsan Efendi karşımızdadır. Tüm bu isteklerine rağmen evinden odasından çıkmayan, isteklerinin tam zıttı doğrultusunda yaşayan bir karakterdir. Uzun ihsan Efendi tüm pasif yaşantısına rağmen birçok olay yaşar. Sonuç olarak gözlerini ve kulaklarını kaybeder. Ancak bu durum onun yok olmasında ziyade varlığına bir vurgu gibidir. Kitapta daha baskın, olayların onun bakış açısı ile ilerlediğini düşündürür. Uzun İhsan Efendi “Düşünüyorum öyleyse Varım” felsefesini “Düşlüyorum Öyleyse Varım” şeklinde yorumlar. Bu düşlerde güçlü bir karakterin alaşağı