Öncelikle Jack London'ı seviyorsanız bu kitap size ilaç gibi gelecek. Kısaca konusundan bahsetmek gerekirse kurt-köpek melezi olan Beyaz Diş'in doğumu öncesi, doğumu, büyümesi ve sonrasında gelişen olaylar anlatılıyor. Okumaya ilk başladığınızda başkahramanı Bill veya Henry sanıyorsunuz. Biraz ilerleyince Kiche olduğunu, biraz daha ilerleyince Beyaz Diş olduğunu anlıyorsunuz. Hikayenin gidişati tahmin edilebilir değil. Yazar Beyaz Diş yoluyla kendi bakış açısından insanları eleştirmiş. Öyle muazzam betimlemeler yapıyor ki ve Beyaz Diş'in hissettiklerini öyle güzel yansıtıyor ki... Hikayenin dramatikleşip beni korkutacağını düşünsem de gayet tatmin edici bir sondu. İnsanların kötülüğü ve vicdansızlığı, vahşi yaşamdaki öldür veya yaşa kanunu, hayatın acımasızlığı, her bağın unutulabileceği (mesela Kiche'nin Beyaz Diş'i unuttuğu bölüm) ve her şeye rağmen sevginin, sadakatin aslında her şeyi değiştirebileceği (insanların şerefini kurtaran sevgili Scott'ı da anmalıyız bence) çok güzel işlenmiş.
Hikayenin başında kendimi hayvan belgeseli izlemiş gibi hissettim. Nedense Kiche için kurtların kavgası, Kiche ile Tekgöz'ün birlikteliği, Beyaz Diş'in doğumu ve o küçük yuvadan çıkışı, ilk adımları, ilk avı bu bölümler beni çok etkiledi. İnternette gezerken birçok kişinin bu bölümlerde sıkıldığını okudum. Ama bana göre bizim yaşamımızın aynısıydı. Hatta toprağa ayaklarını değdirdiğinde aklıma Karmakarışık filminde Rapunzel'in çimenlere ilk adım attığı an geldi. Kabuğunu ilk kırış, hayata ilk adım gibi...
Her neyse bir noktaya kadar Beyaz Diş bir ordan bir oraya hem yabanıllığından kopmadan hem de insanlara tanrı gözüyle bakarak ilerliyor. İnsanlara tanrı demesi fıtratının bu hayatta yalnızca güçlülerin kazandığına inanmasından geliyor. Çünkü vahşi doğanın tanımı da bu. Ona bir tokat