Mitch Albom’un bu romanı ilk bakışta, “hayatı yeniden yaşama” fikri etrafında dönen sıradan bir kurgu gibi görünüyor. Ancak sayfalar ilerledikçe, insanı kendi hatalarıyla yüzleştiren ve giderek ağırlığı artan bir hikâyeye dönüşüyor. Merkezdeki Alfie, annesini kaybetmek üzereyken zamanda geriye gidebildiğini fark ediyor. Fakat bu olağanüstü durum, ölüm gerçeğini değiştirmiyor; tam tersine onu aynı acıyla iki kez karşı karşıya bırakıyor. Hayatındaki her dönüm noktasında bu imkânı kullanarak seçimlerini yeniden yapan Alfie’nin, çocukluk aşkı Gianna ile kurduğu ilişki ve hayatının aldığı yön beni hikâyenin içine çekti. Özellikle bazı “ikinci denemelerin” ilkinden daha kötü sonuçlar doğurabildiğini görmek ve bir noktadan sonra geri dönüşün tamamen kapanması, bu gücün bir armağandan çok ağır bir yük olabileceğini hissettirdi.
Hikâyedeki gizem unsuru da anlatıyı sürekli canlı tutuyor. Başta kumarhane bağlantılı büyük bir para meselesi üzerinden Alfie’nin suçlu olup olmadığına dair oluşan belirsizlik dikkat çekiyor. Bu düğüm, Dedektif Laporta’nın Alfie’ye ait günlükleri incelemesiyle yavaş yavaş çözülüyor. Günlük sayfaları ilerledikçe, olayların arkasındaki hüzünlü ve sarsıcı gerçekler ortaya çıkıyor. Alfie’nin izini sürerken Afrika ile Amerika arasında gidip gelen bu süreç, beni de hikâyenin bir parçasıymışım gibi hissettirdi.
Yazarın dili ise oldukça sade ve akıcı. Okuru yormadan, doğrudan duygulara temas eden bir anlatım kurmuş. Zaman zaman bazı bölümlerde okura mesaj verme isteği biraz hissedilse de bu durum hikâyenin akıcılığını bozmadı. Kısa yapısı sayesinde tek oturuşta rahatlıkla okunabilecek bir roman olmuş. Kitabı bitirdiğimde ise geride tarif etmesi zor bir his kaldı. Kendi kendime sürekli aynı soruyu sormadan edemedim: Böyle bir şans olsaydı geçmişte hangi anları