Bu roman, orta yaşlarında, evli ve iki küçük oğlu olan bir adamın, eşini terk etmeden önceki gecesini anlatır. Bir iç monolog halinde ilerler. Adam, eşini sevmez. Onun çalışkan ve tertipli, hem bir işte çalışan hem de ev sorumluluklarını bilen biri olması fark etmez. Adam onu arzulamamaktadır ve onu genç bir kadın için terk edecektir. Cinsel hazzın peşinde koşmak, evliliğin getirdiği sorumlulukları omzundan atmak ister.
Bu romanı, baş karakterden kelimenin tam anlamıyla tiksindiğim için hiç sevemedim. İyi yazılmış bir roman, fakat yazılan şeyler çirkin. Çünkü bencil, sorumsuz, canı ne isterse hiç düşünmeden onu yapan bir adamın çirkin zihnindeyiz. Onun fikirlerine, hislerine, anılarına maruz kalıyoruz. Bize anlattığı sadece iki anı adamın aşağılık karakterini gözler önüne sermeye yeter. Birincisinde eşi doğum yaptığı gün, onu öpmeden yanından ayrılıyor. Giderken eşinin babasının kutlama için bıraktığı şampanyayı alıp sevgilisiyle içmeye ve sevişmeye gidiyor. İkincisinde çift terapisinde eşi hıçkıra hıçkıra ağlarken o sevgilisiyle yatakta geçirdiği anları düşlüyor.
Yine de bu romanın iyi yaptığı bir şey var: “boomer” orta sınıf erkekler arasında sık rastlanan bir profili betimlemek. Bu erkekler gençliklerinde bireysel özgürlük söylemini benimsemiş ve bu doğrultuda yaşamış, geniş ilişkilerin içinde bulunmuş, uyuşturucuyla haşır neşir olmuştur. Evlendikten sonra da kendilerini hala genç zannederler. Sorumluluklarını görmezden gelirler, hala sadece bireysel tatmin peşindedirler. Evlilik hayatında kendileri olamadıklarını, kapana kısıldıklarını hissederler ve bu yüzden depresyona girerler. Roman, bu karakteri çok iyi canlandırsa da, bir yandan da onu romantize etmenin kıyısında gezinir. Biraz ahlaki sezgisi olan herkesin buna karşı çıkacağına inanıyorum.
Baş karakterin