Yaşamak" denilince zihnimizde genellikle mutluluk, haz ve huzur dolu sahneler canlanır. Ancak ne gerçek hayat ne de Yu Hua’nın bu eseri böyle pembe bir tablodan ibaret. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi bu roman da hatalarla, pişmanlıklarla ve özlemlerle dolu. Kitabı okurken ana karakterin dönüşümüne; yaptığı hatalardan duyduğu derin pişmanlığa ve başlangıçta değer vermediği karısına, çocuklarına zamanla nasıl hayranlık besleyip sevmeyi öğrendiğine şahitlik ediyoruz.Üstelik eser sadece bireysel bir hikâye değil; toplumsal hiyerarşinin hızla değiştiği, ortak mülkiyet anlayışının sürdürülebilir olmayışını başarılı şekilde ortaya koymuş. Dönemin toplumsal yapısı ile bireyin iç dünyası öyle derin bir uyumla harmanlanmış ki, okurken o günlerin tozunu ve çilesini karakterlerle birlikte yaşıyorsunuz. Öyle ki, ilk on sayfada nefret ettiğiniz bir insanın, son sayfada yaşadıklarına üzülürken, hatta onunla birlikte ağlarken buluyorsunuz kendinizi. Kısacası kitap, acı çekmenize rağmen hayatın durmanıza izin vermeceğini her satırda hatırlatıyor. Belki de romanın en vurucu noktası, karakterin sevdiklerini bir bir toprağa vermesine rağmen hayatı olduğu gibi kabul edip devam etme zorunluluğu. Burada, sürekli çalışmanın ve üretmenin acı üzerindeki o hafifletici gücünü de derinden hissediyoruz. Yu Hua, bize yaşamanın sadece nefes almak değil, her şeye rağmen ayakta kalma iradesi olduğunu kanıtlıyor.
Umarım bu incelemem bir kişinin dw bu kitapla tanışmasına vesile olur. Sevgiyle kalın:)