Osmancık , yalnızca Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarını anlatan bir tarih romanı değildir; aynı zamanda bir insanın kendi benliğini aşarak bir millete dönüşme hikâyesidir. Tarık Buğra bu eserinde kuru tarih bilgileri vermek yerine, bir karakterin iç dünyasını, değişimini ve olgunlaşmasını merkeze alarak okuyucunun zihninde çok güçlü bir yolculuk oluşturur. Romanın en etkileyici yönlerinden biri de budur: Okurken yalnızca Osmancık’ın hayatını okumaz, onunla birlikte büyür, düşünür ve dönüşürüz.
Benim için bu kitabın ayrı bir değeri vardı. Çünkü yıllar önce bir öğrencimin hediyesi olarak bana ulaşmıştı ve uzun zamandır okunmayı bekliyordu. Bazı kitapların zamanı vardır derler; gerçekten de bu kitabın zamanı bugüneymiş. Sayfalarını açtığım andan itibaren kendisini okutan, sürükleyen ve merak duygusunu sürekli canlı tutan bir eserle karşılaştım. Romanın dili ağır olmadan derinlikliydi. Tarihî bir roman olmasına rağmen olayların akıcılığı hiç kaybolmuyordu. Özellikle karakterlerin iç konuşmaları, düşünsel dönüşümleri ve diyaloglar romanı sıradan bir tarih anlatısından çıkarıp güçlü bir karakter romanına dönüştürüyordu.
Romanda dikkat çeken en önemli unsurlardan biri, Osmancık’ın değişim ve gelişim sürecidir. Başlangıçta daha hırçın, öfkesine yenilen, bireysel tutkularıyla hareket eden bir genç olarak karşımıza çıkan Osmancık; zaman içerisinde bambaşka bir kişiliğe dönüşür. Bu dönüşüm ise tesadüfî değildir. Roman boyunca onun rehberi olan Şeyh Edebali sayesinde kendi içindeki “öteki benliği” keşfetmeye başlar. Şeyh Edebali yalnızca bir din büyüğü değildir; aynı zamanda Osmancık’ın aklını, ruhunu ve bakış açısını şekillendiren bir irfan kaynağıdır. Onun öğütleri sayesinde Osmancık, yalnızca savaşmayı değil; sabretmeyi, düşünmeyi, milleti için yaşamayı ve kendi nefsini