Bin dokuz yüz altmış yedi yılında Wilhelminenberg'e gelmeseydik, büyük olasılıkla böyle bir arkadaşlık perçinlenmesi olmayacaktı. Benim isteğim dışında yıllarca süren bir dostluk perhizinin ardından, oldukça karmaşık işleyen yani hiç mi hiç basit olmayan kafamın en delice zıpırlıklarını anlayan ve çevremdeki öteki kişiler bunu yapamaz, zaten yapmak da istemezlerken kendini kafamın en delice zıpırlıklarına teslim etme yürekliliğini gösteren gerçek bir dosta yeniden kavuşmuştum. Hani ne derler, bir konuya şöyle ucundan olsun dokunmaya göreyim, konu hemen o an tam ikimizin de kafasında gelişmesi gereken yönde gelişiverirdi, hem sadece onun ve benim en belli başlı ilgi alanımız olan müzikte de değil, her konuda. Ondan daha keskin bir gözlem yeteneği, daha büyük bir düşünce zenginliği olan kimseyi tanımadım hayatımda. Ne var ki Paul bu düşünce zenginliğini tıpkı parasal zenginliği gibi hiç durmaksızın, sürekli boşa harcadı ama parasal zenginliği çok geçmeden kesinlikle harcanıp bittiyse de, düşünce zenginliği gerçekten tükenecek gibi değildi; o dur durak bilmeden boşa harcayıp durdukça düşünce zenginliği (eşzamanlı olarak) ardı arkası kesilmeden çoğaldı, bundan ne kadar çoğunu (kafasından) kapı dışarı ettiyse, bu zenginlik o kadar daha büyüdü.