Uzun zamandır kitap okuyamıyordum; tam anlamıyla bir reading slump içindeydim. Ama "Sessiz Hasta" beni bu durumdan çıkardı. Gerçekten su gibi aktı, "iyi ki bu kitabı seçmişim" dedim. Kendimi tebrik ediyorum.
Psikolojik gerilim ve gizem türünü zaten çok severim, bu kitap da tam olarak o aradığım dozdaydı. İçinde dedektiflik havası da var, ama klasik bir polisiye değil. O yüzden daha ilk sayfalardan itibaren içine çekiyor.
Ayrıca kitapta herkesten şüphelendim. Aha! Katil bu kesin dedim. Ama dediğim gibi olmadı ve hiç beklemediğim birisi çıktı. Vay be, dedirtti sonunda.
Ana karakterimiz Alicia, ünlü bir ressam. Bir gün kocasını beş el ateş ederek öldürüyor. Ya da biz öyle biliyoruz. Olayın ardından Alicia bir daha asla konuşmuyor. Ne savunma yapıyor, ne de suçu reddediyor. Medya bu hikâyeyle çalkalanıyor ve mahkeme sonunda onu bir psikiyatri kliniğine gönderiyor.
İşte hikâye burada başlıyor. Alicia’nın sessizliğini çözmek isteyen bir psikoterapist "Theo Faber" devreye giriyor.
Sonlara doğru şok oldum diyebilirim. Theo’nun Alicia’ya takıntısı ilk başta pek anlamlı gelmemişti ama sonradan taşlar yerine oturunca her şey daha da çarpıcı hale geliyor.
Bazı detaylar ise bana biraz eksik geldi:
Mesela, Gabriel'in sonu çok yüzeysel geçti. Bir yüzleşme sahnesi olmalıydı. Eşini neden aldattığını merak ediyorum açıkçası.
Kathy ve Theo’nun ilişkisi de çok daha derin işlenebilirdi. Kadın sanki o olaydan sonra hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Mutsuzsa boşanmalıydı, aldatmak yerine. ( Ha bu arada bazı oturmayan şeyler daha var. Theo karısının aldattığını, Alicia hastanedeyken ağlıyordu. Bu olay aslında daha önce olmuş buna anlam veremedim açıkçası. )
Komşuları Barbie’nin de tutumu tuhaftı. Alicia’nın ondan hoşlanmadığını bilmesine rağmen sürekli ziyaretine gitmesi, elindeki