• BİRİNCİ SUAL: Hazret-i Hızır aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise, niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar?


    Elcevap: Hayattadır. Fakat merâtib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten, bazı ulema hayatında şüphe etmişler.
    Birinci tabaka-i hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıtlarla mukayyettir.
    İkinci tabaka-i hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani, bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyet değillerdir. Bazan, istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde, ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Hattâ makamat-ı velâyette bir makam vardır ki, "makam-ı Hızır" tabir edilir. O makama gelen bir velî, Hızır'dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi, yanlış olarak ayn-ı Hızır telâkki olunur.
    Üçüncü tabaka-i hayat: Hazret-i İdris ve İsâ aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüdle, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letâfet kesb eder. Âdetâ beden-i misalî letâfetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semâvâtta bulunurlar. "Âhirzamanda Hazret-i İsâ aleyhisselâm gelecek, şeriat-ı Muhammediye (a.s.m.) ile amel edecek" [ 1 ] meâlindeki hadîsin sırrı şudur ki:
    Âhirzamanda, felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı, İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâp edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı mânevîsi, vahy-i semâvî kılıcıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür. Öyle de, Hazret-i İsâ aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccalı öldürür; yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.
    Dördüncü tabaka-i hayat: Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur'ân'la, şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet, şüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarik-i hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar. Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar, kemâl-i saadetle mütelezziz oluyorlar, ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. [ 2 ] Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir; fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şühedanın lezzetine yetişmez.
    Nasıl ki, iki adam bir rüyada cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rüyada olduğunu bilir; aldığı keyif ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rüyada olduğunu bilmiyor; hakikî lezzet ile hakikî saadete mazhar olur. İşte, âlem-i berzahtaki emvat ve şühedanın hayat-ı berzahiyeden istifadeleri öyle farklıdır. Hadsiz vakıatla ve rivayatla, şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve kat'îdir. Hattâ, Seyyidü'ş-Şüheda olan Hazret-i Hamza radıyallahü anh, mükerrer vakıatla, kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve ispat edilmiş. Hattâ, ben kendim, Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rüya-yı sadıkada, tahte'l-arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüş biliyormuş; benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor. Fakat Rus'un istilâsından çekindiği için, yeraltında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz'î rüya, bazı şerâit ve emâratla, geçen hakikate bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir.
    Beşinci tabaka-i hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. Evet, mevt, tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir; idam ve adem ve fenâ değildir. Hadsiz vakıatla ervâh-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri ve sair ehl-i kuburun yakazaten ve menâmen bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delâil, o tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Zaten bekà-i ruha dair Yirmi Dokuzuncu Söz, bu tabaka-i hayatı delâil-i kat'iye ile ispat etmiştir.
  • Evliyanın Vasıfları 

    Sual: Evliya nasıl tanınır, vasıfları nelerdir?

    CEVAP
    Çalışmak farz olduğu için, enbiya ve evliya da çalışır. Mesela Âdem aleyhisselam, çiftçilikle uğraşırdı. Nuh aleyhisselam marangoz, Davud aleyhisselam demirci idi. Evliya-i kiram da çeşitli meslek sahibi idiler. Allahü teâlâ, (Sevdiklerimi [evliyamı] halkın içinde saklarım, herkes tanıyamaz) buyuruyor. Onları tanıyan kimseler az da olsa vardır.

    Evliyanın vasıflarından bazıları şöyle bildirilmiştir:
    1- Evliyanın kerameti olur. Gaybı yalnız evliya değil, melekler ve hatta Peygamberler bile bilmez. Ancak Allahü teâlâ, dilerse, herhangi bir kuluna da bildirir. Peygamber efendimizin gaybı bildiren çok mucizesi vardır. Evliyanın da gaybı bildiren çok kerametleri görülmüştür.

    2- Evliyayı gören kimsenin gönlü ona mail olur. Evliyanın her sözü, her hareketi İslam’a uygundur. Yanında bulunan kimselerin kalblerinde Allah korkusu ve Allah sevgisi hâsıl olur. Başka şeylerden soğur. Evliya, ölü kalbleri diriltir. Kalblerdeki pası temizler. Onun yanında duranın günah işleme arzusu yok olmaya başlar.

    3- İtikadında bozukluk olan evliya olamaz. Amelde ve itikadda bid’atin zulmeti, evliyalık nurunun kalbe girmesine mani olur. Kalb, bid’atlerden temizlenmedikçe ve doğru itikad ile süslenmedikçe, hakikat güneşinin ışıkları oraya giremez.

    4- Evliya bütün kötü huylardan uzaktır. İyi huylarla süslenmiştir. Kendisine zulmedeni affeder, darılana iyilik ve ihsanda bulunur. Onda mal, mevki ve şöhret hırsı bulunmaz. Övülmeyi sevmez. Yerilmekten korkmaz. Tevazu sahibidir. Kendisini kimseden üstün görmez. Hiç kimseyi aşağılamaz. İlim sahibidir, ihlâsla amel eder. Kimsenin zararını istemez. Herkese merhamet eder, acır. İnsanların saadeti için çalışır. Sözünde durur. Emanete riayet eder. Kimseye hıyanet etmez. Suizan, gıybet ve fitneden kaçar. Haklı olsa da münakaşa etmez. Belalara, sıkıntılara göğüs gerer. Nimetlere şükreder. Ehline danışarak iş yapar. Günah işlemekten ve bilhassa imansız gitmekten çok korkar. Çok istigfar eder.

    Kısacası evliya en iyi insan demektir. Muhammed Salim hazretlerine, (Bir kimsenin evliya olduğu nasıl anlaşılır?) dediklerinde, (Tatlı dili, güzel ahlakı, güler yüzü, cömertliği, münakaşa etmemesi, özürleri kabul etmesi ve herkese merhamet etmesi ile bir kimsenin veli olduğu anlaşılır) buyurdu.

    Eskiden evliya çok idi 
    Eskiden Abdülkadir-i Geylani, imam-ı Rabbani ve Ahmed Rıfai hazretleri gibi mürşid-i kâmil olan evliya var idi. Evliya oldukları bazı vasıfları ile bilinirdi. Böyle zatların vasıfları kitaplarda bildirilmiştir. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmuş olana Evliya denir. Başkalarının da kavuşmalarına vasıta olana Mürşid denir. Mürşid-i kâmilin, yani rehberlik eden evliyanın alameti, itikadının düzgün olması ve İslam ahkâmına tam uymasıdır. Sözleri, hareketleri İslam ahkâmına uygun olmayan zat, havada uçsa da, rehber olamaz. Evliya ile konuşmak ve onu görmek, Allahü teâlâyı hatırlamaya sebep olur. Allahü teâlâdan başka her şey kalbe soğuk gelir. Allahü teâlâ, (Evliyam şunlardır ki; ben anılırsam, onlar hatırlanır, onlar hatırlanınca ben anılırım) buyuruyor. Resulullah efendimize, evliyanın alametleri sorulunca, (Onlar görülünce Allah hatırlanır) buyurdu. Bugün yapılacak iş, eskiden yazılmış, İslam âlimlerinin kitaplarını okumaktır.

    Mürşidin vasıfları
    Eski mürşidlerin vasıflarından birkaçı şöyledir:
    1- Lüzumlu akaid ve fıkıh bilgilerine vâkıf idiler. Fıkıh bilmeyen evliya olamaz.

    2- Hep güler yüzlü olup, bir anne şefkati ile talebeyi terbiye ederler idi.

    3- Hiç bir talebenin parasında gözü olmazdı. (Allah’ın evliyası, cömertlik ve güzel ahlak üzere yaratılmıştır) hadis-i şerifine uygun vasıfta olup, talebelerine elinden gelen yardımı yaparlar idi.

    4- Talebelerinin sırlarını gizli tutarlardı. (Seçilmişlerin kalbleri sırların mezarıdır) denirdi.

    5- (Üstada da, talebeye de saygılı olun) hadis-i şerifine göre merhametli ve tevazu sahibi idiler.

    6- (Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır) mealindeki âyet-i kerime mucibince ilimleri ile büyüklenmezlerdi.

    İlmi ile mağrur olanlar, ilimleri az olanlardır. Az bir şey öğrenince her şeyi öğrendiklerini zannederler. Fazla bilgi sahibi olanlar, ilmin sınırsızlığını ve sonuna ulaşmaktan aciz olduklarını bildiklerinden tevazudan ayrılmazlar. Zaten âlim, bilmediklerinin bildiklerinden çok olduğunu bilen zattır.

    7- Bilmedikleri olursa, “Bilmiyoruz” demekten çekinmezlerdi.
    Peygamber efendimiz de, bütün yaratılmışların en üstünü olduğu halde, (Bilmiyorum, Cebrail aleyhisselama sorayım da öyle cevap vereyim) buyurmuştur. Hazret-i İbni Abbas da (Bilmiyorum diyemeyen helak olmuştur) buyuruyor.

    8- Malayani, yani boş konuşmazlardı.

    9- Talebeleri de üstün kimselerdi. Her talebe, Allahü teâlânın sevgisi ile ve Onun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanardı. Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın haldeydi. Uykuları kaçar, gözyaşları dinmezdi. Geçmişteki günahlarından utanarak başını kaldıramaz, her işinde Allah’tan korkar, titrerdi. Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınırdı. Her işinde sabreder ve affeder, her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendinde görürdü. Her nefeste Allah’ı düşünür, gaflet ile yaşamaz, kimseyle münakaşa etmezdi. Bir kalbi incitmekten korkar, kalbleri Allahü teâlânın evi bilirdi. Eshab-ı kiramın hepsini, “radıyallahü teâlâ anhüm ecmain” diyerek iyi bilir, hepsinin iyi olduğunu söylerdi.

    10- İlmiyle amildiler. Yani bildikleriyle amel ederlerdi. Bildiği ile amel etmeyen, kendi görüşünü din gibi ortaya atan ve bölücülük yapanlar kötü âlimlerdir. Kötü âlimler Kur’an-ı kerimde (Kitap yüklü merkebe) benzetilmiştir. (Cuma 5)

    Bilin ki, evliyada üç alamet bulunur:
    Biri, görenin gönlü, hep ona mail olur.

    İkinci alameti sohbetten anlaşılır,
    Her ne dese, dinleyen sözüne kail olur.

    Üçüncüsü şöyledir, onun cümle azası,
    Dinin edepleriyle, her zaman âmil olur.

    Evliyayı sevenler ona gönül verenler,
    Sayısız nimetlere şüphesiz nail olur.
    Basireti açılır, gafleti zail olur.

    Üveysilik nedir?
    Sual: Üveysilik nedir?
    CEVAP
    Peygamber efendimiz veya evliyanın ruhları ile terbiye edilene üveysi denir. Kitaplardaki bilgiler şöyle:
    Evliyadan birine üveysi olmak için her gün tenha bir yerde iki rekât namaz kılıp, bir Fatiha okuyup, sevaplarını onun mübarek ruhuna göndermeli, bir müddet onun ruhunu düşünmeli. Birkaç gün sonra onun üveysisi olunur. (Dürr-ül-mearif)

    Evliyadan birinin üveysisi olmak için tenha bir yerde iki rekât namaz kılıp, sevabını o velinin ruhuna gönderip ruhunu düşünerek beklemelidir. (Makamat-i Mazheriyye)

    Üveysi olmak için itikadın düzgün olması ve dinimizin emirlerine uyulması gerekir. Ayrıca, çok sevmek de şarttır. Böyle bir kimse, istediği velinin üveysisi olabilir. Üveysi olan da, o veli tarafından terbiye edilerek yükselir.

    İmam-ı Rabbani hazretleri gibi Resulullah efendimizin vârislerinden birine üveysi olan, aynı zamanda Resulullaha da üveysi olmuş olur.

    Evliyanın farkı
    Sual: Evliya da insan olduğuna göre, diğer insanlardan farkı nedir?
    CEVAP
    Evliya da insandır; fakat bir veli, evliya olmamış binlerce Müslümandan üstündür. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Hiç bir şey, mislinin, bin katı olamaz. Fakat gerçek mümin, [veli kul, arif-i billah] bin insandan daha iyidir.) [Taberani]

    Kur'an-ı kerimde de bu müminlerin yani evliyanın, ariflerin üstün olduğu bildiriliyor:
    (Siz gerçekten mümin iseniz, çok üstünsünüz.) [Al-i İmran 139]

    Evliya ve mürşid-i kâmil
    Sual: Her evliya aynı zamanda mürşid-i kâmil midir?
    CEVAP
    Her mürşid-i kâmil evliyadır; ama her evliya mürşid-i kâmil değildir, hatta mürşid bile olmayabilir. Mürşid-i kâmil, bütün işleri, İslamiyet’e uygun olan, tasavvuf ilminde uzman Ehl-i sünnet âlimi demektir. Derin âlim yani müctehid olmayan, mürşid-i kâmil olamaz. Başka ilimlerin uzmanlarına kâmil denmez. Mürşid-i kâmil, ictihad derecesinde yüksek âlim olduğu için, hem ilim, hem de marifet sahibidir. Buna, (Zül-cenahayn) denir. Akılla anlaşılan bilgilere (ilim), kalble anlaşılan bilgilere (marifet) ve (irfan) denir.

    İnsan çalışmakla evliya olabilir; fakat mürşid-i kâmil farklıdır. Mürşid-i kâmil, hem zahiri ilimlerde, hem de tasavvuf bilgilerinde ihtisas sahibidir. Kâmil ve mükemmildir, yani hem yetişmiştir hem de başkalarını yetiştirebilme kabiliyetine sahip büyük âlimdir.

    Bir kimse, kitap okumadan evliya olabilirse de, mürşid olamaz. Mürşidin, müctehid olması ve marifette, (Vilâyet-i hassa-i Muhammediyye) mertebesinde bulunması lazımdır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
    (Mürşid-i kâmilin bakışları, kalb hastalıklarına şifa verir. Onun teveccühü, yani kalbini bir kimseye çevirmesi, kötü, çirkin huyları insandan siler, süpürür.)

    Abdulhak-ı Dehlevi hazretleri de buyuruyor ki:
    (Mürşid-i kâmillerin en üstünleri, dört mezhep imamlarıdır. Bu dört imam, İslâm dininin dört temel direkleridirler.)

    Ulema ve evliya
    Sual: Âlimler mi daha üstündür, yoksa tasavvuf yolunda ilerleyen evliya mı?
    CEVAP
    İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
    İlim öğrenen kimse, nefsine uyarak günah işlerse, kendine zarar yaparsa da, onun ilminden faydalananlar olur. Kendini yakarsa da, başkalarının kurtulmasına sebep olur. Tasavvuf yolunda ilerlemeye çalışan kimse, kendini kurtarmakla uğraşır. Başkalarına faydası olmaz. Dinimiz, insanların saadetine çalışanları, kendini kurtarmaya çalışanlardan, daha üstün tutar. Tasavvuf yolunda ilerleyen bir kimse, tasavvufta bildirilen makamlara erer ve sonra insanları davet etmek vazifesiyle şereflendirilirse, İslamiyet'i bildirenlerden, herkesi saadete erdirenlerden olur. İslam âlimleri gibi üstün ve kıymetli olur. Bu, Allahü teâlânın öyle bir nimetidir ki, dilediği seçilmişlere ihsan eder. Onun ihsanı pek büyüktür. (1/48)

    Eski mürşidler
    Sual: Eskiden Mürşid-i kâmil olan zatlar, müridlerinin hallerinden nasıl haberdar olurdu?
    CEVAP
    Bazıları, Hazret-i Ömer’in gördüğü şekilde, televizyon ekranındaki gibi net görürlerdi, buna tayy-i mekân denir. Bazıları da, tevilli olarak, yani alametlerini görüp anlarlardı. Bazıları da, hiç görmeden kalblerine ilham olunurdu.

    Bid'at ehli evliya olamaz
    Sual: Evliya zatların hepsi Ehl-i sünnet miydi? Bid’at ehlinden evliya olamaz mı?
    CEVAP
    Bid’at ehli, hakiki Müslüman değil ki, evliya olabilsin. Tasavvuf büyüklerinin hepsi, Ehl-i sünnet idi. Bid’at sahiplerinden hiçbiri, Allahü teâlânın marifetine yaklaşamamıştır. Evliyalık nurları, bunların kalblerine girmemiştir. Amelde ve itikatta olan bid’atin zulmeti, evliyalık nurunun kalbe girmesine mani olur. Kalb, bid’at pisliklerinden temizlenmedikçe ve Ehl-i sünnet itikadıyla süslenmedikçe, hakikat güneşinin ışıkları oraya giremez. O kalb, yakîn nuruyla aydınlanamaz. (Merec-ül-bahreyn)

    Allah’ı hatırlatan zat
    Sual: (Bir kimse, görülünce veya sohbetine gidilince, eğer dünya sevgisi unutuluyor, âhirete rağbet artıyorsa, o kimse Allah adamıdır) deniyor. Bu söz doğru mudur?
    CEVAP
    Evet, doğrudur. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
    (Evliya görülünce, Allah hatırlanır.) [İbni Mace]

    (Evliya o kimselerdir ki, onlar görülünce, Allah hatırlanır.) [İbni Ebi Şeybe, Ebu Nuaym]

    (Hak teâlâ, “Ben anılınca evliyam hatırlanır, onlar anılınca, ben hatırlanırım” buyurdu.) [İ. Begavi - Mesabih]

    (Öyle zatlar var ki, Allah’ı hatırlamanın anahtarıdır. Onlar görülünce Allah hatırlanır.) [Taberanî]

    (Her âlimin sohbetine gitmeyin! Ancak şu beş şeyden sakındırıp, diğer beş şeye davet eden âlimin sohbetine gidin!
    1- Şekten, yakîne sevk eden, [Şüpheli inanıştan sakındırıp kesin imana yönlendiren]
    2- Kibirden uzaklaştırıp, tevazua yönelten,
    3- Nefreti, düşmanlığı bıraktırıp, hayra sevk eden,
    4- Riyadan uzaklaştırıp, ihlâsa çeviren,
    5- Dünyadan, zühde [tamahtan, tok gözlü olmaya] çağıran.) [Asakir]

    Görülünce Allah’ı hatırlatan zatların sohbetine gitmeli, böyle zatları sevenlerle beraber olmaya çalışmalı. Böyle büyük zatlar bulunmazsa, onların kitaplarını okumalı, çünkü (Kitap okumak, sohbetin yarısıdır)buyurulmuştur.

    Evliyayı hatırlamak
    Sual: Hadis düşmanı biri, (Allahü teâlâ buyurdu ki: Ben zikrolununca Evliyam hatırlanır. Onlar zikrolununca da ben hatırlanırım) mealindeki hadis için, (Bu hadis, Kur'anın tevhid inancına aykırıdır) diyor. Bir hadis, tevhid inancına aykırı olur mu?
    CEVAP
    Sanki hadis-i şerifin tevhid inancı ile Kur'an-ı kerimin tevhid inancı farklı gibi ayrım yapılıyor. Kimi mezhepsizler de, (Bu hadis, Kur'an-ı kerimin ruhuna aykırıdır) diyorlar. Kur'anın ruhu, hadisin ruhundan farklı gibi, ayrı bir yol çıkarıyorlar. Kur'an-ı kerimde, Peygamberlerin yoluyla Allahü teâlânın yolunu ayıranların kötü hâli bildiriliyor:
    (Allah ile resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp, ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler, kâfirdir.) [Nisa 150,151]

    Hiçbir hadis-i şerif, elbette tevhid inancına aykırı olamaz. Bu hadis-i şerifi, Ebu Nuaym ve İmam-ı Begavi gibi büyük hadis âlimleri bildiriyor. Yine, bu konudaki iki hadis-i şerif meali de şöyledir:
    (Evliya görülünce, Allahü teâlâ hatırlanır.) [İbni Mace, Hakim-i Tirmizi]

    (Gördüğünüzde sizlere Allah'ı hatırlatan, konuşması ilminizi artıran, ilmi ahireti düşünmenize yarayanla beraber olun!) [Ebu Ya'la]

    Mürşid-i kâmil yok mu?
    Sual: (Bugün evliya, mürşid, dergâh, tarikat yoktur. Bunun için dînî anlamda emîr yoktur) deniyor. Bunlar doğru mu?
    CEVAP
    (Evliya, mürşid-i kâmil yok) demek, hattâ mürşid olarak bilinen zatlara, mürşid değil demek çok yanlıştır. Dünya evliya zatlardan boş değildir. Belki azdır, ama mutlaka vardır. Yok demek, akıldan veya ilimden noksanlık alametidir. Din kitaplarında birler, üçler, yediler, kırklar, beş yüzler gibi adlandırılan Evliya zatlardan bahsedilir. Ebdal denilen evliya her zaman bulunur. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
    (40 kişi olan ebdallerin bereketiyle düşmana galip gelir, beladan kurtulursunuz.) [İ. Asakir]

    (Yeryüzünde her zaman [ebdallerden] kırk kişi bulunur. Her biri İbrahim aleyhisselam gibi bereketlidir. Bunların bereketiyle yağmur yağar.) [Taberani]

    Peygamber efendimiz böyle buyururken hâşâ o nasıl yalanlanabilir?

    Evliya zatları herkesin tanıması elbette zordur. Âlimlerimiz, (Allahü teâlâ, rızasını taatte, gazabını günahlarda, orta namazı beş vakit namazda, evliyasını halk arasında, Kadir gecesini Ramazan ayı içinde gizlemiştir) buyuruyor. Zaten ben evliyayım diyen, veli değildir. Evliya zatlar, kendilerini gizler. Bunun için evliyayı tanımak zordur. Piyasada, (Ben evliyayım, ben mürşidim) diyen çok olsa da, bunlara itibar etmemeli.

    Üçler, yediler, kırklar gibi adlandırılan Evliya zatlar nasıl inkâr edilir? Bir hadis-i şerif:
    (Her asırda salih zatlar vardır. Bunlar 500 kişi olup kırkı ebdaldir.)[Ebu Nuaym]

    Ayrıca her asırda gelen, müceddid olan büyük âlim ve evliya zatlar da vardır. Bir hadis-i şerif:
    (Allahü teâlâ, her asırda dinini yenileyecek bir müceddid gönderir.) [Ebu Davud]

    Dini bid’atlerden temizleyen müceddid zatları inkâr etmek daha kötüdür. Müceddidlerin çoğu mürşid-i kâmildir. Her zaman Ehl-i sünnet olan, doğru bir taife de [bir grup] bulunur. Bunların başında bir emîr, bir mürşid-i kâmil vardır. Bu taife Kıyamete kadar devam eder. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
    (Ümmetimden bir taife [grup], Allah’ın emriyle hak üzere hareket etmekte devam eder.) [Buhari]

    Hak üzere olup da mürşidsiz bir taife, bir grup düşünülemez.

    Mişkat’taki, (Ümmetim arasında, doğru yolda olanlar, her zaman bulunur. Onlara karşı çıkanlar, doğru yolda olan bu kimselere zarar veremez.) hadis-i şerifi de gösteriyor ki, (Evliya yok, mürşid-i kâmil yok, emîr yok) diyenler, Kıyamete kadar devam edecek olan doğru gruba asla zarar veremez.

    Dinimizin yayılması, eskiden tekkeyle, dergâhla olurdu. Tekke, dergâh yok diye, mürşid yok demek ahmaklıktır. Mürşid, bir tekkede, dergâhta oturan zat değildir.

    Mürşid-i kâmil, bütün sözleri, bütün işleri, İslamiyet’e uygun olan, İslâmiyet'i iyi bilen Ehl-i sünnet âlimidir. İnsanların Allahü teâlânın rızasını kazanmalarına vasıta olan zattır. (İ. Ahlakı)

    Mürşid-i kâmile kavuşmak, en büyük saadettir. Onu aramak birinci vazifedir. Hakiki Mürşid, kıyamete kadar mevcuddur. Halis olan taliblere kendisini tanıtır. Düşmanlardan, ahmaklardan saklanır. (H.S.Vesikaları)

    (Dünyada böyle insan yok) demek ilmî değil, indîdir. Nefis, kimseye tâbi olmak, itaat etmek istemez. Emîrsiz yaşamak ister. (Ben kitaplara uyarak dinimi yaşarım) der. Hâlbuki dinimizde emîrlik çok önemlidir. 2-3 kişi bile bir araya gelse, biri emîr tayin edilir ve o emîre uyulur. Emîrsiz, başıboş dine hizmet olmaz. Bunun için Hazret-i Ali de, (Mutlaka bir emîr tayin edin! Emîrsiz olmak şeytanla beraber olmaktır) buyuruyor.

    Evliya, işlerinde hiç hata yapmaz
    Sual: İnsanları, Peygamber Efendimizin bildirdiği yola davet eden ve kendilerine "Mürşid-i kâmil" denilen zatlar, yaptıkları işlerde hata yapmaz mı?
    Cevap: Bu konuda, İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
    “Müslüman olmak için, dünyaya yani haramlara kıymet vermemek lazımdır. Dünyayı hatırlamayı da kalbinden çıkarana salih Müslümandenir. Helal olsun, mubah olsun, mâ-sivâyı, yani Allahü teâlâdan başka her şeyi hatırlamayı kalbinden çıkarmaya fenâ-fillah denir. Buna kavuşan Müslümana velî, evliyâ denir. İnsanları Müslüman ve salih yapmak için uğraşan veliye mürşid denir. Evliya, her şeyi öğrenir, bilir. Ahkâm-ı İslâmiyyeye, dinin hükümlerine uymakta, dünya işlerinde aklını kullanır. Hesabını yapmakta, sanatında, ticaretinde hiç hata yapmaz. Fakat, aklındaki düşünceler, kalbine sirayet etmez, bulaşmaz. Dünyayı seven, hatırlayan kalp, hastadır. Kalbin temiz olması, dünya dediğimiz şeyleri sevmekten, hatırlamaktan kurtulması demektir.”

    Himmet etmek ne demektir?
    Sual: Bazı kitaplarda din büyükleri için himmet etti tabiri geçiyor, böyle bir şey var mıdır varsa himmet etmek ne demektir?
    Cevap: Bu konuda Reşehât kitabında, Ubeydullah-i Ahrâr hazretlerinin şöyle buyurduğu nakledilmektedir:
    “Himmet etmek, Allahü teâlânın isimleri ile münasebeti olan bir zatın, kalbinde yalnız bir işin yapılmasını bulundurması demektir. Bu şeye teveccüh eder, kalbine bundan başka hiçbir şey getirmez, yalnız, o işin yapılmasını ister. Allahü teâlâ da o işi yaratır. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Kâfirlerin himmet ettikleri şeylerin de hasıl oldukları görülmüştür. Allahü teâlâ, bana da bu kuvveti ihsan etmiştir. Fakat, bu makamda edeb lazımdır. Edeb de, kulun kendisini Hak teâlânın iradesine tabi etmesidir. Hakkı kendi iradesine tabi etmemektir. Hak teâlânın fermanına muntazır, hazır olmaktır.” Hâce Muhammed Yahyâ hazretleri de buyurdu ki:
    “Tasarruf sahipleri üç nevdir: Bir kısmı, Allahü teâlânın izni ile, her istedikleri zamanda, diledikleri kimselerin kalbinde tasarruf ederek, onu yüksek makamlara eriştirirler. Bazısı, Allahü teâlânın emri olmadan tasarruf etmez. Emir olunan kimseye teveccüh ederler. Bir kısmı ise, kendilerine bir sıfat, bir hâl geldiği zaman kalplere tasarruf ederler.”

    İslâm alimlerinin yazdıkları nasihattir
    Sual: İslâm alimleri, din büyükleri, dinin emir ve yasaklarını, sözle ve yazı ile bildirerek, talebelerine ve sevenlerine hep nasihat etmişler midir?
    Cevap: Evet hep nasihat etmişlerdir. Mesela Muhammed Ma’sûm hazretleri Mektûbât kitabında, sevenlerine hitaben, nasihat olarak buyuruyor ki:
    “Yazıklar olsun, ömür geçti, gitti. Bir hayırlı iş yapmadım. Dünyanın vefasız, yalancı olduğu, şimdi daha iyi anlaşıldı. Hayatı, hayal oldu. Fitneleri, dertleri bitmedi. Ahbap, arkadaşlar, öldüler, gittiler. Bu halleri görüp de, gafletten uyanmıyor, ibret almıyoruz. Pişman olmuyoruz. Tevbe etmiyoruz. Gaflet devam ediyor, günahlarımız artıyor. Allahü teâlâ, Tevbe sûresinin 127.ci âyetinde meâlen; (Görmüyorlar mı ki, her sene, bir iki kere, dertlere, belalara yakalanıyorlar. Yine tevbe etmiyor, pişman olmuyorlar) buyurdu. Bu nasıl imandır? Nasıl Müslümanlıktır? Ne kitaptan, ne sünnetten nasihat alınıyor. Ne de, başa gelen dertlerden, hadiselerden ibret alınıyor. Uzun seneler, beraber yaşadıkları, birlikte gezip dolaştıkları, yiyip içtikleri, yatıp kalktıkları ahbaplarını, arkadaşlarını düşünsünler. Sevdiklerinin, birlikte eğlendiklerinin, yardımcılarının ne olduklarını görmüyorlar mı? Hiçbirinden bir şey kaldı mı? Onlardan haber verenler var mı? Ömürlerinin harmanını rüzgar götürdü.

    Ya Rabbi! Onların ecrinden, feyzinden bizi mahrum eyleme! Onlardan sonra, bizi fitnelere düşürme! Biz garipler, birkaç günlük ömrümüzü gaflet ile geçirmemeye gayret edelim. Tavşan uykusu ile yaşamayalım! Kalplerimizi geçici, yaldızlı, sahte lezzetlere kaptırmayalım! Bu zehirli tatlılıklara aldanmayalım! Allahü teâlânın emir ettiği ibadetleri, razı olduğu iyi işleri yapalım! Nefis ve şeytanın ve kötü kimselerin yalanlarına, fitnelerine inanmayalım! Kabir ve kıyamet azaplarını düşünerek, kendimizi şimdiden koruyalım! Bu kısa hayat ve aslı olmayan görünüşü bırakıp, ölmeden ölmekle şereflenelim! Aslımızın hiç olduğunu düşünelim! Emanet edilen ziynetleri takarak övünen ahmak kimse ile herkes alay eder. Bozuk, hileli mal satanı kimse sevmez. Varlık ve var olana yakışan her şey, hakiki var olanındır. Önü ve sonu yokluk olanın, kemali, kendi yokluğunu anlamasıdır. Kişi noksanını bilmek gibi, irfan olmaz!”

    Kaynak : dinimizislam.com
  • Cebrail Aleyhisselam,Adem Aleyhisselam'a üç nur getirdi ve 'Ya Adem,' dedi, Bu üç nurdan birisi akıl, diğeri iman ve üçüncüsü de hayâdır. Bu üç nurdan birisini seç ve al.Hazret-i Adem bu üç nurdan akıl cevherini aldı, iman ve hayâ nurlarına da, 'Ben aklı seçtim, siz gidiniz 'dedi 'İman, Allah, bana akıl nerede bulunursa benim de orada bulunmamı ferman eyledi. Madem ki Adem Aleyhisselam aklı seçip aldı, ben iman olarak ondan ayrılmam, aklın bulunduğu yerde ben de bulunurum.' dedi. Hayâ nuru da söz alıp dedi ki:'Bana da imanın bulunduğu yerde olmam irade buyruldu. Sen akıl nurundan ayrılmayacağın gibi ben de haya nuru olarak, iman nurundan ayrılmam.'
    Şu halde akıl kimde ise iman da oradadır.

    Işık Doğudan Gelir, Cemil Meriç
  • "Hicr'de uyurken Cebrail geldi ve ayağıyla bana dokundu. Bunun üzerine kalktım fakat bir şey göremedim, tekrar yattım. İkinci kez geldi. Ve üçüncü sefer beni kolumdan tuttu, kalktım, yanında durdum. Beni kabenin kapısına getirdi. Orada katırla eşek arasında fakat ne katır ne de eşek olan, iki yanındaki kanatlarıyla hareket eden beyaz bir binek - Burak - duruyordu. Verilen Burak'a binip Beytülmakdis'e geldim. Onu,önceki peygamberlerin bağladığı halkaya bağladım, sonra Mescid'e girip orada iki rekat namaz kılıp çıktım. Cebrail bir kap şarap,bir kap da süt getirdi. Ben sütü seçtim. Cebrail, "Yaratılışa uygun olanı seçtin" dedi. Sonra bizi birinci semaya çıkardı. Gök kapısında "Sen kimsin?"diye bir ses geldi. "Ben Cebrailim" dedi. "Yanındaki kim?" dendi. "Muhammed Aleyhisselam" dedi. "O, peygamber olarak gönderildi mi?"dendi. Cebrail "Evet" dedi. Gök kapısı açıldı. Atam Adem'le karşılaştım. Bana merhaba diyerek hayır dua etti. İkinci semaya çıktık. Yine orada da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Burada iki teyze oğlu İsa ve Yahya ile karşılaştım. Onlar da bana merhaba diyerek dua ettiler. Üçüncü semaya çıktık. Bu kapıda da aynı konuşmalar geçti. Göğün kapısı açıldı. Orada Yusuf'u gördüm. O da dua etti. Dördüncü semaya çıktık. Aynı konuşmalar oldu. Kapı açıldı. İdris'i gördüm. O da dua etti. Beşinci semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar geçti. Kapı açıldı. Harun'u gördüm. O da dua etti. Altıncı semaya çıktık. Yine aynı konuşmalar oldu ve kapı açıldı, Musa'yı gördüm. Merhaba diyerek dua etti. Yedinci semaya çıktık yine aynı konuşmalar geçti ve kapı açıldı. Arkasını Beytülmamur'a dayanmış Hazret-i İbrahim'i gördüm. O da dua etti. Beytülmamur'u gördüm. Sonra Cebrail beni Sidretü'l-münteha'ya götürdü. Allah günde elli vakit namazı farz kıldı. Musa'nın yanına gelip anlattım. "Rabbinden azaltmasını iste! Ümmetin buna güç yetiremez. Tecrübem var!" dedi. Birkaç defa Rabbimle görüşmeye devam ettim. Nihayet Rabbim "Beş vakit namazı farz kıldım. Her vakit için on sevap vardır.Böylece elli vakit namaz olur" buyurdu."
  • Mayasında, zalûm ve cehûl olmak, zalimlik ve cahillikten pay bulundurmak, böylece hakkı zıddıyle tecelli ve zıt yoldan tahakkuk ettirmek gibi bir nasibin kahramanı İNSAN, yenmeye memur bulunduğu bu cephenin ilk tezahürünü, kemmiyette basit fakat keyfiyette büyük çapta, Âdem Peygamber'in iki oğlu arasındaki çatışmada bulur. Bu çatışmada, ileriye doğru yeryüzünü saracak menfi cepheden ilk tohum vardır.
    Hazret-i Havva, bir batında her defasında, bir erkek ve bir kız çocuk dünyaya getirmekte, aynı batından olanlar da Îlahi emir icabı birbiriyle evlenememektedir. Buna göre, Habil, Aklima isimli kızla, kardeşi Kabil ise Labuda ile evelenmelidirler. Oysa Kabil Aklima ile evlenmek ister ve niyetini Babası Adem aleyhisselam'a açtığında, red cevabını alır; O'nun tavsiyesiyle İlâhî bir işaret için kardeşiyle kestikleri iki kurbandan, Habil'inkine haklılığını gösterici beyaz bir ateşin düşmesiyle... Bu kıskançlık sebebiyle... Kabil, Habil'i öldürür ve topluluğundan uzaklaştırılır. Babası tarafından reddedilen ve pişmanlığı kabul edilmeyen Kabil, Yemen taraflarına göçer ve kardeşi Habil'i işaret eden ATEŞ'in şeytanî yorumuyla, ATEŞ'i bizzat Yaratıcı'nın kendi olarak kabul eder; bir ATEŞ ocağı düzenleyerek, ateşe tapmaya başlar. böylelikle ilk puta tapma hâdisesi de, Kabil tarafından başlamış oluyor. Sülalesi Nuh Peygamber'e kadar ulaşıp Tufan'sa kökü kazınacak, fakat insanoğlunun nefs belâsı mikrobu olarak sıçraya sıçraya gidecek olan Kabil, işte, insanoğlunun menfi kutbundan böyle bir remzdir...
  • Cebrail Aleyhisselam, Adem Aleyhisselam'a üç nur getirdi ve 'Ya Adem,' dedi, 'Bu üç nurdan birisi akıl, diğeri iman ve üçüncüsü de hayâdır. Bu üç nurdan birisini seç ve al.' Hazret-i Adem bu üç nurdan akıl cevherini aldı, iman ve hayâ nurlarına da, 'Ben aklı seçtim, siz gidiniz.' dedi. 'İman, Allah, bana akıl nerede bulunursa benim de orada bulunmamı ferman eyledi. Madem ki Adem Aleyhisselam aklı seçip aldı, ben iman olarak ondan ayrılmam, aklın bulunduğu yerde ben de bulunurum.' dedi. Hayâ nuru da söz alıp dedi ki: 'Bana da imanın bulunduğu yerde olmam irade buyruldu. Sen akıl nurundan ayrılmayacağın gibi ben de haya nuru olarak, iman nurundan ayrılmam.'
    Şu halde akıl kimde ise iman da oradadır.
  • Bu dünya, Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’dan günümüze gelinceye kadar sayısız mahlûkat ile doldu ve boşaldı. Peki, şimdi onlar nerede? Bizler de bir müddet sonra nerede olacağız? Zâlimler-mazlumlar, âbidler-fâsıklar vs. hepsine ölüm geldi çattı ve şimdi hepsi kıyâmet saatini beklemekte…

    Bu fânî cihanda birkaç gün sürecek bir seyahat için bile nice hazırlık yapılırken, dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkacağı kesin olan bir kimsenin hiç hazırlık yapmaması, hangi kelimelerle ifade edilmelidir?
    *Osman Nuri Topbaş
  • "...Beşeriyet derin bir ah çekti ve;

    «–Doğru, Doğru!.. Lütfen bana söyleyin, merhamet edin. Mademki hayattan tiksiniyorum, ama onsuz da yapamıyorum. Öyleyse saâdetin ne olduğunu bana söyleyin.» dedi.

    O sırada başkan geldi. Meseleyi anladı ve oradakilere;

    «–Haydi bakalım, şu zavallının sorusunun cevabını verin!» dedi.

    Oradakilerin bazıları şu şekilde cevap verdiler:

    Hazret-i İbrahim:

    «–Saâdet, çalışıp kazanmak ve kazanılanları başkalarıyla paylaşmaktadır.»

    Hazret-i Musa:

    «-Saâdet; nefsi, Firavun’un ihtirasları gibi ihtiraslardan kurtarmaktadır.»

    Hazret-i Âdem:

    «–Saâdet, şeytana ve Havva’ya uymamaktadır.»

    Konfüçyüs:

    «–Bir tencere pirinç pilâvına bütün lezzetleri sığdırmaktadır.»

    Plâton:

    «–Daima yüce şeyleri düşünmektedir.»

    Aristo:

    «–Mantık! İşte saâdet!»

    Zerdüşt:

    «–Saâdet, karanlıkta kalmamaktadır.»

    Brahma:

    «–Saâdet mi? Zannedilen şeyin aksidir.»

    Hazret-i İsa:

    «–Saadet; mâzîyi unutmak, içinde bulunulan ânı iyi değerlendirmek ve geleceği düşünmemekle mümkündür.»

    Lokman Hakîm:

    «–İnsanlar bu kelimeyi bütün dertlerini bir sözle ifade etmek için icat etmişlerdir.»

    Hızır -aleyhisselâm-:

    «–Saâdet, hırsların giremediği gönüllerde âniden görülen bir hayalettir.»

    Bu sözler üzerine Buda öfke ile ayağa kalkıp;

    «–Ey Beşeriyet! Saâdet, yok olmanın güzel isimlerinden biridir. Nirvana! Ey Beşeriyet! Nirvana!» dedi.

    Sonunda Beşeriyet yorgun bir hâlde yere düşüp;

    «–Oooff! Hangisi?.. Hangisi?..» diye söylendi kendi kendine.

    İşte o zaman Başkan ayağa kalktı ve;

    «–Ey Beşeriyet! Saâdet; hayat ve vukuâtı olduğu gibi kabul etmek ve onun eskāline rızâ, ıslāhına gayret göstermektir (yani onun ağır yük ve çilelerine rızâ göstermek ve ıslāhı için de gayret sarf etmektir).» dedi.

    O sırada Beşeriyet ayağa kalktı ve;

    «-Ey Fahr-i Âlem Efendimiz! Beşeriyet’in dertlerini anlayan ve bunun ilâcını bulan yalnızca Sen’sin!..» dedi.” (Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, A‘mâk-ı Hayâl)
  • Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.
    (İsra Sûresi 1.Ayet)

    “−Ben Kâbe’nin Hatîm kısmında uyku ile uyanıklık arasında idim… Yanıma merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak’tı. Ön ayağını gözünün gördüğü en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibrîl -aleyhisselâm- beni götürdü. Dünyâ semâsına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi.

    «−Gelen kim?» denildi.

    «−Cibrîl!» dedi.

    «−Berâberindeki kim?» denildi.

    «−Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-» dedi.

    «−Ona Mîrâc dâveti gönderildi mi?» denildi.

    «−Evet!» dedi.

    «−Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!» denildi ve kapı açıldı.

    Kapıdan geçince, orada Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ı gördüm.

    «−Bu babanız Âdem’dir! O’na selâm ver!» denildi.

    Ben de selâm verdim. Selâmıma mukâbele etti. Sonra bana:

    «−Sâlih evlât hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!” dedi.

    Sonra Hazret-i Cebrâîl beni yükseltti ve ikinci semâya geldik. Burada Hazret-i Yahyâ ve
    Hazret-i Îsâ -aleyhimesselâm- ile karşılaştım. Onlar teyzeoğullarıydı.
  • Dünya; ebedî hayattan önce, geçici bir süreliğine konakladığımız bir imtihan mekânı. Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’dan son insana kadar, bir taraftan dolup diğer taraftan boşalan, iki kapılı bir han. Son insan da imtihanını olduktan sonra, bu fânî cihânın fonksiyonu bitecek, büyük infilâk/kıyâmet kopacak. Herkes kazandıklarını ve kaybettiklerini mîzânında bulacak, amel defterlerinden okuyacak.

    *Osman Nuri Topbaş
  • Sebeb-i hilkat-i eflâk ve vesile-i saadet-i dâreyn ve Habib-i Rabbü'l-Âlemîn olan Zât-ı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'a karşı, nasılki melaike nev'inden Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm kemal-i muhabbetle hizmetkârlık ediyor; melaikelerin Hazret-i Âdem Aleyhisselâm'a inkıyad ve itaatini ve sırr-ı sücudunu gösteriyor; öyle de ehl-i Cennet'in, hattâ Cennet'in hayvanat kısmının dahi, o zâta karşı alâkaları, bindiği Burak'ın hissiyat-ı âşıkanesiyle ifade edilmiştir.