Jack London’ın Martin Eden kitabı aslında bir insanın hayallerinin, hırsının ve aşkının nerelere götürebileceğini anlatıyor. Martin, sıradan bir denizci. Yani hayatı boyunca ağır işlerde çalışmış, kol gücüyle geçinmiş, okumuş yazmış insanlarla pek bir ilişkisi olmamış. Ama bir gün tesadüfen tanıştığı Ruth, onun hayatında bambaşka bir kapı açıyor.
Ruth, eğitimli, kültürlü, başka bir sınıftan gelen biri. Martin ondan çok etkileniyor, hatta ilk görüşte âşık oluyor diyebiliriz. Ama mesele sadece aşk değil; Ruth üzerinden başka bir dünyanın varlığını da görüyor. Yani bilgiye, kültüre, entelektüel hayata karşı inanılmaz bir merak uyanıyor onda. Martin’in asıl hikâyesi de burada başlıyor: kendini değiştirme çabası.
Başta neredeyse hiçbir şey bilmiyor, ama öyle bir hırsla çalışıyor ki hayran kalmamak elde değil. Sabah akşam okuyor, yazıyor, araştırıyor. Bir yandan yazdıklarını dergilere gönderiyor ama sürekli reddediliyor. Aç kalıyor, yoksulluk çekiyor, cebinde beş kuruş yokken bile kitapların peşinde koşuyor. Bu yanıyla kitap çok gerçekçi, çünkü insanın hayallerine ulaşmasının ne kadar zor olduğunu birebir gösteriyor.
Ruth ile ilişkisine gelirsek… İşte orası biraz can yakıcı. Ruth, Martin’in bu azmine hayran kalıyor ama bir yandan da onun yoksulluğundan, “alt sınıf”tan geliyor oluşundan rahatsız oluyor. Yani aşk var ama aynı zamanda bir sınıf çatışması da var. Ruth tam anlamıyla Martin’i kabullenemiyor. Bu da kitabın dramatik tarafı.
Martin sonunda başarıyor aslında. Yazdıkları kabul ediliyor, ün kazanıyor, para geliyor. Ama işin acı tarafı şu: en başta ona sırtını dönenler, “başarısız” diye küçümseyenler, bu sefer etrafına doluşuyor. Herkes onunla arkadaş olmak istiyor, herkes yanında görünmek istiyor. Ama Martin’in içi bomboş kalıyor. Çünkü bunca yıl uğruna savaştığı