Bu kitap... işte bazı kitaplar vardır ya, okuduktan sonra sende bir şey değişir. Uçurtma Avcısı tam olarak öyle bir kitap. Hani bazı cümleleri okursun, için burkulur, boğazında bir şey düğümlenir ya… işte o duyguyu sayfa sayfa yaşatıyor insana.
Hikâye, Afganistan’da geçiyor ama aslında her yerde geçebilir. Çünkü bu hikâyede pişmanlık, ihanet, dostluk, sınıf ayrımı, aile, vicdan var. Ana karakterimiz Amir, zengin bir ailenin çocuğu. Yanında büyüyen Hasan ise onun hizmetçilerinin oğlu ama Amir için çocukluğunda en yakın dostu gibi biri.
Ama işte, hayat her zaman masumiyetle kalmıyor. Amir bir hata yapıyor… aslında bir hatadan çok, korkaklık diyelim. Ve o an var ya... tüm hikâyenin kırılma noktası oluyor. O anı okurken insan hem öfkeleniyor, hem üzülüyor, hem de kendi içini sorguluyor: “Ben olsam ne yapardım?” diyorsun.
Sonra yıllar geçiyor. Amir’in içindeki o pişmanlık hiç dinmiyor. Ve bir gün geçmişle yüzleşmek zorunda kalıyor. İşte orası çok çarpıcı. Çünkü bazen yıllar geçse de vicdan susmuyor.
Khaled Hosseini’nin dili o kadar sade ama etkili ki… kelimeler gözünün önüne resimler çiziyor. Afganistan'ın savaş öncesi hali, çocukların sokakta uçurtma uçurduğu o günler… sonra her şeyin altüst oluşu… içini sızlatıyor gerçekten.
“Uçurtma Avcısı, sadece bir hikâye değil; insanın kendi iç sesini duymaya cesaret ettiği, vicdanla yüzleştiği bir aynadır. Bazı kitaplar biter ama içimizde bıraktığı iz, sayfaları çoktan kapansa da silinmez.”