Dil, standartlaştıncı bir niteliğe sahiptir; bu nitelik, dilin kolaylaştırdığı teknolojik gelişimle koordinasyon içinde ilerler. Örneğin matbaa makinesi, lehçeleri ve diğer dil farklılıkları bastırmış, mübadele ve iletişim için tekleştirici standartlar yaratmıştır. Okuryazarlık her zaman ekonomik gelişmeye hizmet etmiştir; amacı, ulus-devlet ve milliyetçilik için çok gerekli olan bütünleşmeyi desteklemektir.
Dil, üretken bir kuvvettir; teknoloji gibi dil de toplumsal kontrole bağlı değildir. Postmodern çağda hem dil hem teknoloji hakim durumda, ne var ki her ikisi de tükenme belirtileri sergiliyor. Bugünün sembolik olanı, sadece ve sadece arkasındaki iktidar yapısını yansıtıyor. İnsani bağlılık ve bedensel yakınlık, solup gitmekte olan bir gerçeklik duygu suyla değiş tokuş edilmiştir. Kitle iletişiminin yoksulluğu ve manipülasyonu, kültürün postmodern biçimidir. Endüstriyel modernitenin sesidir bu, evcilleştirilmiş özünü, kitle üretiminin bir yüzünü yansıtacak şekilde kültür, siber/dijital/sanal hale geliyor çünkü.
Deacon, toplumun bağlı olduğu sözleşmeleri devreye sokmak için dilin gerekli olduğunu ileri sürdü. Halbuki büyük bir ihtimalle toplumsal yaşam dilden çok uzun zaman önce oluştu. Dile dayalı sözleşmelerin, örneğin dengesizlik ya da eşitsizlik gibi toplumda baş gösteren bir sorunu karşılamak üzere ortaya çıkmış olması mümkün. Din daha sonraki bir aşamada, insan topluluklarındaki sorunlara ve gerginliklere yönelik -daha az başarılı- başka bir yanıttı. Dinde de dil merkezi bir yer işgal ediyordu.
Büyülü sözcük, dinler tarihini boydan boya kat ediyor; adların ve ad vermenin kutsal sayılması yaygındır (Eski Mısır'daki dinsel yaşam tarihi, çok iyi belgelenmiş bir örnektir).
Dili bir sistem olarak kuran gramerdir; bu durum, sembolik olanın, iktidara el koymak için sistemik hale dönüşmeye mecbur olduğunu hatırlatıyor bize. İşte bu şekilde algılanan dünya yapılandırılmış hale geldi; bu dünyanın bolluğu da işleme tabi tutulup eksiltildi. Her dilin grameri bir deneyim kuramıdır, hatta bir ideolojidir. Kurallar ve sınırlar koyar ve baktığımızda içinden her şeyi gördüğümüz, herkesin gözüne uyan mercekler imal eder. Bir dilkonuşanın tercihi doğrultusunda değil gramer kurallarınca belirlenir: İnsan zihni genellikle gramer ya da sözdizimi ile çalışan bir makine gibi görülüyor artık. 1700'ler gibi erken bir tarihte insan doğası "bir dil dokusu" olarak, bilincin belirleyici zemini olan dilin hegemonyasına ait başka bir ölçü olarak tanımlanıyordu. Dil ve genelde sembolizm daima ikame edendir; deneysel bağlamlardan doğrudan elde edilemeyen anlamları anıştırır.
İşte, günümüzde yaşanan genelleşmiş anlam krizinin çok eski kaynağı. Dil, bir ayırımı ya da ayrıştırmayı başlatıp çoğaltır; bu ayrıştırma sürekli artan yersizliğe sebebiyet verir.
Bu zayıflatıcı harekete yönelik direniş, dilin sorunsallaştırılmasına yol açmak zorunda.
Herhangi bir sembolik tarz, bir görme ve bağlantı kurma biçimidir sadece. Gittikçe gerçeklikten koparılan ya da yitirilen şeyi göz önünde tutarak geriye doğru yürüdüğümüzde, sembolik boyut idareyi ele geçirmeden önce, insanlar arasındaki ilişkinin daha incelikli, dolayımsız ve tensel olduğu görülüyor. Ne var ki yasaklanmış bir mefhumdur bu. Şöyle basmakalıp ifadeler var: "Sözlü dil insan yaşamının muhtemelen en büyük teknik icadıydı [!]" ve "Dil, insanların birbirleriyle iletişim kurmasını ve paylaşıma girmesini sağlar." Bu basmakalıp ifadeler, sembolik olanın öncesinde de iletişimin, paylaşımın, toplumun var olduğunu inkar ediyor; halbuki sembolik olan, insan evrimiyle kıyaslandığında çok sonra ortaya çıkmıştır (yeryüzünde yaklaşık iki milyon yıl süren başarılı yaşam adaptasyonunun ardından dil, tahminen 35 bin yıl önce ortaya çıktı.) Bu tür açık ve kesin ifadeler, sembolik düşüncenin kibrini, emperyalizmini ve cehaletini mükemmel şekilde açığa vuruyor.
Tahakküm ve baskının başlangıcında, uzun zamandır devam eden canlı dünyaya ait zenginliklerin tüketilmesi sürecinin kalkış noktasında, yaşamın akışından son derece düşüncesiz bir ayrılış bulunuyor. Bir zamanlar serbestçe verilen şeyler, artık kontrol ediliyor, bölüştürülüp dağıtılıyor. Feyerabend, "çevrelerini kuşatıp kafalarım karıştıran bolluğu azaltmak" için özellikle uzmanların gösterdiği çabalardan söz ediyor.
Dilin özü semboldür. Her zaman bir ikame. El altında bulunan, kendisini doğrudan bize gösteren şeyin her daim daha soluk bir temsili.