Tarih, bazen bir milletin şahlanışını yazarken, eş zamanlı olarak bir zihniyetin nasıl çürüdüğünü de en çıplak haliyle kaydeder.
Alev Coşkun’un 'Vahdettin: Hain mi, Mağdur mu?' eserini satır satır sindirdiğimde gördüğüm manzara; şahsi ikbali ile koca bir milletin istikbali arasında kalan bir adamın, tercihini sömürgeci bir zırhlının paslı güvertesinden yana kullanışının o hazin ve karanlık iddianamesidir.
Bu kitap, yıllardır süregelen 'mağdur padişah' masallarını, bizzat o dönemin utanç dolu mühürleriyle yerle bir eden bir hakikat fırtınasıdır.
Kitabın sayfaları arasında ilerlerken, Mustafa Kemal’in Samsun’a gönderilişinin ardındaki o sahte kutsallık zırhı paramparça oluyor. Coşkun, bize gösteriyor ki o meşhur fermanın mürekkebinde vatan sevgisi değil, İngiliz efendilerini teskin etme gayreti ve işgalciye yaranma telaşı vardır.
Yazar, günümüzün revizyonist tarih bezirganlarının uydurduğu o yaldızlı masalları birer birer kazıyor ve altından çıkan o çıplak, o ürpertici gerçeği yüzümüze çarpıyor: Vahdettin, kurtuluşu bu aziz milletin iman dolu göğsünde değil, celladının merhamet kırıntılarında aramıştır.
Damat Feritlerin o zifiri karanlık gölgesinde, Kuvâ-yi İnzibâtiye’nin öz kardeşine doğrulttuğu hıyanet namlularında ve nihayet bu milletin idam fermanı olan Sevr’in o kan kokan sayfalarında hep Vahdettin’in onayı, Vahdettin’in teslimiyeti vardır.
Kendi halkı açlıkla ve işgalle pençeleşirken, o sarayının penceresinden Boğaz’da demirleyen düşman gemilerine bakıp 'nasıl hayatta kalırım' hesabını yapıyordu. Coşkun’un belgelerle ördüğü o dehşet verici tabloda; bir padişahın kendi halkından korkup, o halkın canına, namusuna kasteden bir generalin, Harrington’ın insafına sığınarak HMS Malaya zırhlısına binişini görüyoruz. Bu bir gidiş değildir; bu, bin yıllık onurun bir