Kitabı okudukça anladım ki Türk edebiyatının ilk simp'i Necip Bey'dir. Bunun için Mehmet Rauf'a büyük teşekkürlerimi sunuyorum. Nurlar içinde yat üstat.
EylülMehmet Rauf · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202549,9bin okunma
Bu kitabı okuduktan sonra Jack London'ın beni en etkileyen özelliği ileri görüşlülüğü oldu. Yazar Kızıl Veba'yı yazdığı dönemde globalde herhangi bir salgın hastalık yokmuş ve hayatında da hiç bu tarz bir salgına tanık olmamış. Fakat bilimsel gelişmeleri yakından takip etmesi ve çokça okuması nedeniyle ileride yine bu tarz salgınların olabileceğini ön görüp tarihin 2010ları gösterdiği romanını kaleme almış.
Roman eskiden bir profesör olan James Howard Smith'in uygarlığın yok olmasından 60 yıl sonra torunlarına kızıl vebanın ortaya çıkışını anlatmasıyla başlıyor. Artık medeniyet tamamen yok olmuştur, insanlar kabileler halinde yaşıyordur ve hayvan kürkleri giyip mızraklarla avlanıyorlardır. Dillerinin kompleksliği bile yerini basit kelimelere bırakmıştır. İşte böyle bir zamanda Smith üç torununu karşısına alıp her şeyi başlatan vebanın nasıl yayıldığını ve insanlığı silip süpürdüğünü anlatmaya koyulur.
Kızıl veba sanki fiziksel zarar veren bir salgın değil de aslında zihinlere giren bir hastalık gibidir, zira salgınla birlikte kanunların ve kuralların yok olduğu, yüksek bir gücün olmadığı bir toplumda tüm canlılar bir anda vahşileşmeye başlar. İnsanlar birbirini öldürür, yağmalar, hırsızlık yapar, evleri yakıp yıkar, ve kural tanımazlar; bu salgıdan etkilenmeyeceğini düşündüğümüz en evcil hayvanlar bile bir anda vahşileşip yabanileşir ve özlerine döner. Aslında roman canlıların idlerine dönmelerinin ne kadar da basit olduğunu, bir bahaneye baktığını bir kez daha bizlere hatırlatır.
Peki uygarlıktan artık çok uzakta olan bu çocuklar dedelerinin anlattıklarına kulak verip gerçekten anlayabilecek midirler? Bu sorunun cevabını da kitabın sonunda ironik bir şekilde öğreniyoruz.
Benim için keyifli ve akıcı bir okuma deneyimi oldu. Okuyacak herkese şimdiden iyi okumalar
Başlarda felsefi yoğunluğu ve sindirilmesi gereken çokça fikir yüzünden okuması yavaş olsa da ikinci kısımdan itibaren su gibi akan bir kitap. Başkarakterin ilk kısımda anlattıkları ve fikirleri kitabın ikinci kısmındaki eylemlerini haklı çıkarıyor. Kitap boyunca istemeyerek de olsa ana karaktere karşı öfke ve nefret beslemekten kendimi alıkoyamadım, belki de -itiraf etmek zor olsa da- kendime çok benzettiğimdendir. Kitapta o kadar kendimi bulduğum yerler vardı ki satırların altını çizmekten kalemi elimden bırakamadım. Bu karakter yalnız benim değil, insanlığın da bir özeti gibi. İyi okumalar.