Harika bir kitapla karşınızdayım. Psikoloji okumuyorum veya bu konuda sağlam bir alt yapım olduğunu iddia edemem. Ancak bu kitaptan alabileceğim kadarını aldığımı düşünüyorum.
Kitabı kısaca açıklamam gerekirse yazar ayrıca logoterapi ekolünün geliştiricilerinden biri olan Viktor E. Frank'in nazi kamplarındaki deneyimlerinden ilk 100 sayfa boyunca bahsedip geri kalan sayfalarda logoterapinin içeriğinden bahsediyor.
Kitabın yazım dili ağır değil. Kısa sürede okunup istifade edebilecek bir kitap. Ancak kitabın üstüne çok fazla not aldım ve beğendiğim, altını çizdiğim çok alıntı oldu.
Kitapta asıl vurgulanan şey insanın hayatta bir amacı oluşudur. Bir insan hayatta amacı olmadığı sürece varoluşsal boşluğa düşer, daha kötüsü öl*me sürüklenir. İnsanın sahip olduğu bu eşsiz ruhun hayatta sahip olduğu anlamlarla birlikte var olduğunu anlatıyor. Bazen anlamı olmayan bir insanın ansızın çöküşünü bazense hayatta en büyük gayesi olan amacına tutunan bir insanın umudunu kaybettiği için hayata veda edişine tanık oluyoruz.
Hayat gayeniz zengin olmak, bilge olmak gibi bir anlam taşımak zorunda değil. Sevdiğiniz biri için, yıllarınızı adadığınız bir ürünü hayata geçirmek gibi daha basit arzular da olabilir. Yazar, nazi kampında geçirdiği süre boyunca en büyük arzusu yazdığı ve elinden alınan kitabı tekrar yazabilmekti. Kitabı okurken benim hayatımın amacı neydi gibi bir tuzak sorunun ağına düşüyor ve uzun süre yalnızca duvarı seyrediyosunuz.
Kitapta özellikle bir alıntı çok hoşuma gitti.
"Varoluşunun nedenini bildiği için tüm nasıllara katlanabilir hale geliyordu."
Çektiğimiz ıstırap ve acılara katlanabilme sebebimiz hayat amacımızdı. Hayatımızı ıstırap ve öl*mde kapsıyordu.
"Beni öldürmeyen şey, güçlendirir."(Nietzche)
"Yaşadığın hiçbir güç deneyimlerini senden alamaz. Sadece
Hayat" belirsiz değil, çok gerçek ve somut bir şeydir; tıpkı hayatın görevlerinin çok gerçek ve somut olması gibi. Bunlar insanın, her bir kişi için farklı ve özgün olarak yazgısını oluşturur. Hiçbir insan ve hiçbir yazgı, başka bir insan ve yazgıyla kıyaslanamaz. Hiçbir durum kendini tekrar etmez ve her durum farklı bir cevap gerektirir. Bazen insanın kendisini içinde bulduğu durum, onun kendi kaderini eylemiyle değiştirmesini gerektirir. Başka zamanlarda, derin derin düşünme ve bu sayede değerlerin farkına varma fırsatını kullanması insan için daha avantajlıdır. Bazen insan sadece kaderini kabul etmek ve çarmıhını taşımak zorundadır. Her durum kendine özgüdür ve her zaman karşımızdaki durumun getirdiği sorunun doğru bir yanıtı vardır.
İnsan, kaderinin acı çekmek olduğunu fark ederse, ıstırabı kabul etmeyi de bir görev olarak benimseyecektir; bu onun tek ve kendine özgü görevidir. Istırap içinde bile evrende biricik ve yalnız olduğunun farkına varmalıdır. Kimse onu ıstırabından kurtaramaz veya ıstırabı onun yerine yüklenemez. Onun özgün fırsatı, yükünü taşıma biçimindedir.
Genç kadın, önümüzdeki birkaç gün içinde öleceğini biliyordu fakat onunla konuştuğumda bu farkındalığa rağmen neşeliydi: "Kader beni bu kadar kötü vurduğu için minnettarım" demişti. "Eski hayatımda şımarıktım ve hiçbir manevi kazanımı ciddiye almazdım." Barakanın penceresinden dışarıyı gösterip, "Buradaki bu ağaç yalnızlığımın tek dostu" diyordu. Penceresinden sadece bir kestane ağacının tek dalı görünüyordu ve dalda iki çiçek açmıştı. "Sık sık bu ağaçla konuşurum" demişti bana. Şaşırmış ve bu söylediklerini nasıl yorumlamam gerektiğini bilememiştim. Deliryumda mıydı? Halüsinasyonları mı vardı? Kaygıyla ona ağacın cevap verip vermediğini sordum. "Evet." Ona ne söylüyordu? Şöyle cevapladı: "Bana diyor ki: Buradayım, ben buradayım. Ben yaşamım; sonsuz yaşam."