Öncelikle kitabı ilk okumaya başladığımda aklıma sürekli şeker portakalı geldi. İkisinin de ana kahramanının küçük ve yaşına göre zeki birer çocuk olmalarından kaynaklı olabilir. Yazarın detaylı anlatımıyla, kitabı Maycomb kasabasını gözümde canlandırarak, o zamanların havasına girerek okudum. Kitabın havası beni içine o kadar çekti ki sanki her gün okuyacağım, sürekli devam eden bir hikayeymiş gibi geldi ve bitmesini istemedim. Ayrıca üç küçük çocuğun masum diyalog ve düşünceleri, oyunları çocukluk çağını, tekrar çocuk olmak istememizi sağlayacak şekilde anlatılmış. Benim okurken en etkilendiğim şey çocukların babasıyla olan ilişkileriydi. Çocuklarına olan güveni, onlara hayatı öğretme tarzı, çocukların sorularını yanıtsız bırakmaması ve birer yetişkinlermiş gibi onların anlayabileceği şekilde her şeyi açıklamaya çalışması bence ebeveynler için çok iyi bir örnekti. Sürekli çocukların babalarıyla diyaloglarını okumak istedim. Ayrıca o dönemdeki siyahiler üzerindeki önyargıları, soluksuz okuduğum mahkemedeki duruşma bölümlerinde çok daha iyi anladım. Siyahilerin suçlu bulunduğu davalarda genellikle jürinin bu kararı iki üç dakikada verdiği gerçeği ilk başta beni çok şaşırttı. Son olarak son bölümlerde babanın, çocuklarına öğrettiği şeylerden vazgeçmeyerek oğlunun yaptığı şey için dava açılmasını isteyecek kadar ilkelerine bağlı olması da etkileyiciydi.
“Bay Tate haklıydı.”
“Bu bülbülü öldürmek gibi bir şey olurdu, öyle değil mi?”