Kitabı okumaya başladığımda, bir süre sonra sanki Alice Harikalar Diyarına düşmüş gibi hissettim. İbrahim de Alice de kendi gerçekliklerinin içinden düşüyorlardı; biri dış dünyaya, diğeri ise kendi içine… Alice dünyaya ait olan düzenin dışına savrulurken, İbrahim kendi varlığının derin ve sessiz boşluğuna doğru düşüyordu. İbrahim’in düşüşü daha ağır, daha içe dönük, daha yavaş ve daha acımasızdı sanki.
İbrahim öyle çok düştü ki; kör oldu, yok oldu, dağıldı, yeniden doğdu. Evinden, sokağından, şehrinden, zamanından, hatta yaşadığı kültürden bile düştü.Sonunda başka bir varoluş biçimine ya da başka bir boyuta düştü. Bazen bedensiz bir bilinç, bazen zamansız bir ruh, bazen de sessiz bir evren parçası oldu… Ama kütüphaneye düşüşü, kelimelerin arasına sığınışı ve gerçekliğin kıyısında duruşu işin zirvesiydi.
Bu roman muazzam bir varoluş sancısı taşıyor. Sanki kitap sadece anlatmıyor; aynı zamanda acıyor, içe doğru bükülüyor ve okuyucuyu da aynı sancının içine çekiyor. Okurken bazen huzurlu bir arayış hissi doğuyor, bazen de insanın içini yavaşça sıkıştıran o tanıdık yalnızlık duygusu sessizce yükseliyor.
Beni en çok İbrahim ile Ebrunun o kulübede geçen sahnesi etkiledi. Bir tarafı güneşli denizlere, diğer tarafı karlı dağlara bakan ama aslında hiçbir yere tam ait olmayan o mekân… Sanki ikisi de o manzaraya ait değildi, sanki kulübe dünyanın içinde ama dünyanın dışında duran bir ara bölgeydi. Belki de Paltonun mağarasındaydılar. Ama Ebru’yla ayrılığından sonra İbrahim her kulübeye geri dönmeye çalıştığında hayatın yüzüne çarpması, geçmişin de geleceğin de insanı tam olarak koruyamaması gibi hissettirdi. Bazen cesur olmak gerekiyor zaman kaçmamışken.
İbrahim Hayat Kapısını aramaya çıktığında her şeyi olan bir fakirdi Kalp kapısına vardığındaysa artık hiçbir şeyi olmayan