Walter Benjamin’i okurken insan bir kitabı bitirdiğini değil, bir eşikten geçtiğini hissediyor. Son Bakışta Aşk, klasik anlamda bir “aşk kitabı” değil; daha çok zamanın, hatıranın ve kaybolmuş anların içinden geçen bir karşılaşmalar kitabı.
Benjamin için aşk, romantik bir duygudan ziyade tarihsel bir kırılma anıdır. İnsan bazen bir bakışta değil; geç kaldığı, kaçırdığı ya da ancak sonradan fark ettiği bir anda aşka yakalanır. İşte bu “son bakış”, kitabın asıl meselesidir:
Geçmişin, bugüne bir anlığına dokunması.
Bu metinlerde aşk, bireysel bir hikâye olmaktan çıkar; hafıza, şehir, zaman ve kader ile iç içe geçer. Benjamin’in cümleleri ilerlemez, dolanır. Okurdan hız değil, dikkat ister. Her paragraf, durup düşünmeye zorlayan bir yoğunluk taşır.
Kitabı okurken şunu fark ettim: Benjamin, aşkı anlatırken aslında insanın dünyayla kurduğu kırılgan ilişkiyi anlatıyor. Tıpkı onun tarih anlayışında olduğu gibi, burada da geçmiş düz bir çizgi değildir; belirli anlarda parlar, sonra kaybolur. Aşk da böyledir:
Yaşanırken değil, kaybolduğunda anlam kazanır.
Bu yüzden Son Bakışta Aşk, keyifli bir okuma değil; sessiz bir yüzleşme sunar. Sabır isteyen ama karşılığında zihinde iz bırakan bir metin. Hızlı tüketilen duygulara alışmış okur için zorlayıcı olabilir; fakat metnin ritmine girildiğinde Benjamin’in dünyası yavaş yavaş açılır.
Bu kitap, bana şunu düşündürdü:
Bazı karşılaşmalar vardır, yaşanmaz; hatırlanır.
Bazı aşklar vardır, sürmez; anlam verir.
Walter Benjamin’i anlamak için değil, ona temas etmek için okunmalı.