Bir yandan dışarıda yağan karı seyrediyorum, bir yandan da Ferit Edgü’nün “Hakkari'de Bir Mevsim” kitabında yazdıklarını düşünüyorum. “Neydi okuduğum bu böyle?” diyorum kendi kendime. Bir şiir mi, bir hikâye mi, ya da bir roman mı? Kitabı bitirene kadar şaşkınlık üzerine şaşkınlık yaşadığımı belirtmeliyim. Zira kitap, çok fazla türün iç içe girdiği, bazen anlatıcı, bazen gerçek şahıs, bazen şiirsel bir dil, bazen düz bir yazım tekniğinin kullanıldığı; kimi zaman sembolizmin, kimi zaman da dümdüz bir anlatım tekniğinin hâkim olduğu şu ana kadar okuduğum en ilginç ve en orijinal eserlerden biriydi.
• • •
Ferit Edgü, okuyup bitirdiğimde hâlâ etkisinden çıkamadığım bu eserinde Hakkâri’nin Pirkanıs köyüne ne zaman ve nasıl geldiği dahi belli olmayan bir öğretmenin hikâyesini anlatıyor bizlere. Bu öyle bir hikâye ki bir anda kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ başında buluyorsunuz kendinizi. Burası her daim soğuğun ıslık çaldığı; hastalığın ve ölümün sürekli kol gezdiği; yoksulluğun, sefaletin, törenin ve çaresizliğin insanları yorgun düşürdüğü bir yer. İnsanın yalnızlığı, kimsesizliği ve gurbeti iliklerine kadar hissettiği; duygularını bembeyaz bir kar tabakasının kapladığı ve yaşamını esareti altına aldığı bir yer.
• • •
Edgü, bir öğretmenin hikâyesi üzerinden bir yandan acımasız bir coğrafyada yaşam mücadelesi veren çocukların, kadınların ve erkeklerin hallerini resmediyor, bir yandan da onların yalnız, çaresiz ve kendi kaderleriyle nasıl baş başa bırakıldıklarını anlatıyor. Bir öğretmenin onların yaşamının her anına dokunabilen bir kahramana nasıl dönüşebileceğinin fotoğrafını çekiyor. Tüm bunların yanında bir insanın yersizliğini, yurtsuzluğunu, varoluşunu, yabancılaşmasını ve yaşamın anlamını sorguluyor. Bir dağ başı yalnızlığında insanı geçmiş, gelecek ve şimdide bir benlik
Hızlı gidince her şeye yetişebileceğini sanıyor insan değil mi?
Daha çok çalıştıkça daha çok kazanacağını,
Daha çok kazandıkça daha mutlu olacağını,
Koştukça daha erken varacağını...
"Acele giden ecele gider," der bir atasözü. Hiç okumamışçasına ecele doğru ivmelenmiş gidiyoruz. "Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyor hiç yaşamamış gibi ölüyoruz." Hıza itiyor içinde yaşadığımız çağ, farkında olmadan kapılıp gidiyoruz.
Momo kitabını okumuş muydunuz? İnsanlar mutlu mesut yaşayıp giderken birden duman adamlar ortaya çıkıyor ve zamanlarını onlara yatırıyorlar. Daha hızlı çalışmaya, daha çok koşturmaya başlıyorlar ancak onlar hızlandıkça zaman daha da çabuk geçiyor. Dönüp baktıklarında ne kendilerine ne de sevdiklerine ayıracak vakitleri kalmış. Ne kadar hızlanırsanız hızlanın zamandan önde gidemezsiniz. Üstat Necip Fazıl Kısakürek'in dediği gibi:
"Zaman, korkunç daire; ilk ve son nokta nerde?
Bazı geriden gelen, yüz bin devir ilerde!"
Bazen geriden gelmek gerek, yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara...
Gülmenin aksine üzerine uzun uzun düşünerek izlediğim bir film vardı: Mandıra Filozofu. "Daha görecek kaç yazın kaldı Cavit Bey," diyordu Mustafa Ali. Hiç düşündünüz mü? Daha kaç yaz var önünüzde? "Ölecektim. Öyle yaşlanıp elden ayaktan kesilince değil üstelik, bugün yarın. Belki yeni bir mevsim göremeden, tek bir yeşil erik daha yiyemeden, kıymetli defterimin sonuna gelemeden..." diyor Nermin YıldırımDokunmadan isimli eserinde. Öyleyse bu koşuşturmaca niye? Hayatı kaçırıyoruz farkında değil misiniz? Geleceği yakalamak için an'ı kaçırıyoruz. Gelecek gelmiyor, kaçan an bir daha var olmuyor. Ne der Fyodor Dostoyevski "Aslında insanı en çok acıtan şey hayal kırıklıkları değil, yaşanması mümkünken yaşamadığı mutluluklardır." Yaşamadığımızla kalıyoruz.
"Kaleden kaleye şahin uçurdum, ah ile vah ile günüm geçirdim," der