Erkeklerin gururunu, zayıflığını ve kanlarındaki bireyciliği otuz beşime gelmeden öğrenmiştim artık. Babalarını da oğullarını da öldürebileceklerini biliyordum.
Bilmeden çok kıymetli bir güzelliği zedelediğimiz an hissedeceğimiz türden bir suçluluk ve utanç! En iyi resimlerde, son birkaç dakikayı geri döndürmek için hissedilen çaresizlik de babanın bakışlarından okunuyordu.
Kuvvetli, kararlı bir babamız olsun, bize neyi yapıp neyi yapamayacağımızı söylesin isteriz. Niye? Neyi yapıp neyi yapamayacağımıza, neyin ahlaklı ve doğru, neyin ise günah ve yanlış olduğuna karar vermek zor olduğu için mi? Yoksa suçlu ve günahkar olmadığımızı işitmeye her zaman ihtiyaç duyduğumuz için mi? Bir baba ihtiyacı her zaman mı vardır, yoksa, kafamız karıştığı, dünyamız dağıldığı, ruhumuz daraldığı vakit mi isteriz babayı?
Yaşam nerede bitiyor, ölüm nerede başlıyordu?
Yıllarca ölümü beklemiş olan Padişah’ın en büyük meraklarından biri buydu.
İdam emrini verdiği insanlara kötülük yaptığının farkında bile değildi.