Fahrenheit 451’i okurken açıkçası başta “bu ne ya?” dediğim anlar oldu. İtfaiyecilerin yangın söndürmek yerine kitap yakması bana çok garip ve abartılı gelmişti. Ama sayfalar ilerledikçe olayın aslında o kadar da uzak olmadığını fark ettim ve bu biraz tüylerimi ürpertti.
Montag karakterine de başta çok ısınamadım. Sanki hiç sorgulamayan, düz bir karakter gibiydi. Ama sonra onun yavaş yavaş değişmesini, merak etmeye başlamasını izlemek hoşuma gitti. İnsan bazen kendini de onun yerine koyuyor. “Ben olsam ne yapardım?” diye düşündüm birkaç yerde.
Ray Bradbury’nin anlatımı bence çok akıcı ama bazı cümleler var ki durup tekrar okuyasım geldi. Kitap sadece bir hikâye anlatmıyor, resmen arada sana “bir dur, düşün” diyor. En çok da insanların düşünmekten kaçtığı kısımlar beni etkiledi. Çünkü günümüzde de bazen fark etmeden aynı şeyi yapıyoruz gibi hissettim.
Kitabı bitirdiğimde biraz garip hissettim. Hani böyle rahatsız edici ama bir yandan da iyi ki okumuşum dedirten türden. Özellikle ekranlara bu kadar bağlı yaşadığımız bir dönemde, verdiği mesajlar baya düşündürücü geldi.
Kısacası Fahrenheit 451 benim için “okudum bitti” diyebileceğim bir kitap olmadı. Hâlâ aklıma geliyor bazı yerleri. Bence insanı hafif dürten, sorgulatan bir kitap.