Dünya telâşesi hiç bitmiyor, değil mi?
Dünya telâşesi hiç bitmiyor, değil mi? Her mevsimin kendine has bir ağırlığı, her günün "yetişmesi gereken" bir gündemi var. Hani bir söz var; "yazı var, kışı var, aceleye ne gerek var"... Aslında bu söz, hayatın o bitmek bilmeyen koşturmacasına karşı çok zarif bir duruşu temsil ediyor. Tabiat kendi döngüsünde ağır ağır, vakti geldikçe değişirken; biz insanoğlunun her şeyi bir an evvel olup bitirme gayreti bazen sadece yorgunluk getiriyor. Belki de ara sıra durup o meşhur "daha vakit var" felsefesine sığınmak, işe sükûnet ile yaklaşmak gerek, işler bir şekilde yoluna girer, ama kaçan huzuru geri getirmek zordur. Dengeli olarak yazın sıcağını, kışın ayazını hakkıyla yaşamak varken, zihni hep bir sonraki adımda tutmamalı... Sabretmek güzeldir, insan gün içinde, demli bir çay içmeyi ya da güzel bir şiir okuyarak hayatı demlemeyi alışkanlık hâline getirmeli.. Eğer koşturtan, "acele" dedirten özel bir uğraş varsa veya hayatın genel temposuna bir serzeniş varsa, hemen bir mola vermeli; o kadim "teenni" hâlini kuşanmalı, bu mola modern dünyanın aceleciliğinin en büyük panzehiri olacaktır. Her şeyin "hız" üzerinden ölçüldüğü bir çağda, durup nefes almak neredeyse inkılabcı bir eylem gibi... "Acele işe şeytan karışır" sözü var ya, aslında sadece bir uyarı değil, aynı zamanda bir psikoloji dersi... İnsan acele ettiğinde dikkati dağılır, detayları kaçırır ve en önemlisi ruhu, bedeniyle aynı hızda hareket edemez hale gelir. Bu yoğun tempoda teenniyi elden bırakmamak için şu dengeyi kurmak kıymetli olabilir: Bir işi hızlı yapmakla acele yapmak arasındaki farkı gözetmenin idrakıyla vakti verimli kullanmak gerekir. Hızlılık beceridir, acelecilik ise telaş. Karar alırken veya bir eser ortaya koyarken bir an durup "demlenmesine" sakince izin vermek, sonucun çok daha
Mutsuz olmadığım için sistemi kandırdığıma dair sürekli, rahatsız edici bir his var içimde. Her şey yolunda, sonuçlar ortada, ama daha yüksek bir seviyeye ulaşmak için delirmem gerektiği düşüncesi beni rahatsız ediyor . "Kan, ter ve gözyaşı"nın başarı için acı çekmeyi gerektirdiği yalanına inandım . Sakin bir zihne ve beni saçlarımı yolmak istemeyecek bir rutine değer verdiğim için potansiyelimi göz ardı ettiğimi hissediyorum. Yirmili yaşlarımdaki çoğu kadın gibi, hayat benim için de inişli çıkışlı bir yolculuk gibi; tek bir kelime bile ruh halimi alt üst edebiliyor. Her şeyin benim için her zaman kolay olduğunu ya da tanıyacağınız en çalışkan insan olduğumu iddia etmeyeceğim, ancak yaşlandıkça yaptığım işe ne kadar çok kendimden kattığımı daha çok fark ediyorum. Lisansımı alıyorum ama aynı zamanda ruhumu ezen tam zamanlı bir işte çalışmadığım için tembellik ediyormuş gibi hissediyorum... İstediğim şeylerin peşinden giderken kendimi kaybetmeme gerek olmadığını kendime hatırlatmak zorunda kaldım . Bunu sesli söylemek çok zamanımı aldı ve her zaman %100 kolay veya sorunsuz olmuyor. Önemli olan enerjinizi akıllıca kullanmak, sahip olduklarınızı hak ettiğinizi kanıtlamak için kendinizi yıpratmamak. Çoğunlukla kendime güveniyorum. Sahip olduklarımı hak ettiğimi biliyorum ve sürekli kendimi geliştirme yolculuğunda olsam da, buraya gelmek için hile yaptığımı düşünmüyorum. Tutku duyduğum bir bölümü seçtiğim için iyi notlar alıyorum ve ders çalışmak zor ama her zaman bir angarya gibi gelmiyor. Her zaman daha fazlasını yapabileceğinizi düşünen insanlar olacaktır . Ve doğru, herkes her zaman daha fazlasını yapabilir. Ama bu, ruh sağlığınızı bozmaya değer mi? Zafer, sadece ona ulaşmak için acı çektiğimiz için daha mı tatlı gelecek? denge bizi daha az değerli yapmaz. Sevdiğiniz
Substack
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Viyola, yıllardır başkalarının senaryosunda bir figüran gibi oynamaktan yorulmuştu. Şimdi, o kirli sahne ışıklarını kendi elleriyle söndürüyordu. ​Parçalarımı geri istiyorum, diye tekrarladı. Kırılmış olsalar bile, eksik olsalar bile, en azından bana ait olanı hissetmek istiyorum. Başkasının pürüzsüz yalanındansa, kendi parçalanmış gerçeğimi tercih ederim, dedi. ​Masanın üzerindeki o hiç bitmeyen mektupları, yarım kalmış notları tek bir hamleyle yere savurdu. Kağıtlar odada beyaz kanatlar gibi uçuşurken, Viyola ilk kez dik durdu. Bu dik duruş, bir zafer değil, bir başkaldırı ilanıydı. ​Bundan sonra, dedi boşluğa doğru, kimsenin limanı olmayacağım. Kimsenin sığınacağı o dilsiz duvar olmayacağım. Eğer yanacaksam, kendi ateşimle yanacağım. Eğer kaybolacaksam, kendi açtığım yollarda kaybolacağım.. ​Kapı koluna uzandığında, parmakları artık titremiyordu. Dışarıdaki rüzgarın uğultusu içeri sızarken, Viyola o eşiği geçti. Arkasında bıraktığı sadece bir oda değil, başkalarının ona biçtiği o daracık ömürdü. ​Viyola şimdi o karanlık koridorda ilerliyor. Önünde ne bir ışık var ne de bir rehber. Ama ilk kez ayak sesleri, kendi kalbinin ritmiyle aynı tempoda yankılanıyordu.. Kalemimden : Bir Nefes Fazla..
Edebiyat
YÜZBAŞI ŞEHİT AGAH İLKOKULU HATIRAM-ÖLÜRÜM TÜRKİYEM KİTABIMDA-KDY
MEMLEKET HASRETİ SELİM GÜRBÜZER Kuzeyinde Bayburt Kalesi, güneyinde Aslan dağı, doğusunda Beyböyrek’in (Bamsi Beyrekin) medfun olduğu Duduzar ve batısında Şehit Osman tepeleri arasında kurulu Dedekorkut diyarı şehrin Şingâh mahallesinde dünyaya geldim. Üstelik dünyaya ebesiz, hemşiresiz gelmişim. İlginçtir anacığım hemen evin yanı başımızda Şingâh çeşmesinden omzuna yüklendiği helkelerle su taşırken doğmuşum. Değim yerindeyse kendi göbeğimi kendim kesmişim. Aslında bende isterdim mahallemizin o nur yüzlü Ebe Memnune teyzemin ellerinde doğmayı, kısmet değilmiş. Olsun, sonuçta ebem olmasa da pırıl pırıl yetiştirdiği büyük oğlu Ülkü Ocakları başkanımız Mustafa Erdemir ağabeyimizin rahle-i tedrisatından geçtik ya, bu ziyadesiyle bize hatıra olarak yeter artar da. Diğer oğlu Uğur Erdemir’de yaşça akran sayılan aynı mahalleden arkadaşımdı. Sadece tek fark onların Şingâh camiinin hemen yanı başında çatılı bahçeli evde oturuyor olmaları, bizim de Yüzbaşı Şehit Agâh İlkokulunun hemen alt başında yarı kerpiç, yarı taştan yapılı çatısız toprak bir evde oturuyor olmamızdır. Neyse ki anamın babama müteaddit defalar yaptığı telkinler netice verirde yıllar sonra bizimde nihayet bir beton arma evimiz oldu. Evet, azim böyle bir şeydir. Nitekim babam at arabacısı olması dolayısıyla ev yapımında kuma hiç para vermedik, yine inşaat için gerekli olan demir, çimento, tuğla ve kereste gibi malzemenin nakliyesi içinde para vermedik. Tabii babam bunları kendi yağı ile kavrulup yaparken bu arada aile fertleri olarak bizde boş durmayıp kimimiz harç gardık, kimimiz tuğla taşıdık, kimimiz su taşımak gibi tam bir imece usulü dayanışma örneği sergiledik. O yıllarda mahallemizin inşaat ustası Abdurrahman Köse’de evin yapımını üstlendi, öyle ki o usta
Kuzeye Giden İnce Yol
Bazen bir kitabı elime alırken içimde büyük bir heyecan oluyor… Ama dürüst olmak gerekirse Kuzeye Giden İnce Yol – Matsuo Başo şu ana kadar beklentimin altında kaldı. Henüz 40. sayfadayım ve ön yargılı olmak istemiyorum. Belki mesele zamanıdır, belki de okuma ruh halimdir. Ama şu ana kadar metinle aramda güçlü bir bağ kurulamadı. Özellikle Ocak ayında okuduğum kitapların yoğunluğundan sonra Şubat ayı biraz daha düşük tempoda ilerliyor gibi… 😔 Yine de yarım bırakmak bana göre değil. Bazen kitaplar sabır ister, bazen de biz hazır değilizdir. Bakalım kalan sayfalar fikrimi değiştirecek mi? Siz hiç çok merak edip de beklediğinizi bulamadığınız bir kitap yaşadınız mı? Yorumlarda konuşalım. 👇
Dünya hapishanesinde volta atmak
"Dünya hapishanesinde volta atmak" hem çok dertli bir kabullenişi hem de derin melankolik atmosferi ifade eder... Bu ifade genellikle hayatın sınırlarına çarpan, rutinlerin içinde sıkışmış ama zihni o duvarların ötesinde gezen insanların ruh halini özetler. Madem bu geniş ama sınırları belli "avlu"dayız, gelin bu volta atma meselesine biraz yakından bakalım: Voltanın Anatomisi * Sınırlı Alan, Sınırsız Düşünce: Ayaklar aynı parkeyi veya beton çizgiyi arşınlarken, zihin galaksiler arası seyahat eder. Volta, bedeni meşgul edip ruhu özgür bırakma sanatıdır. * Ritmin Tesellisi: Belirli bir tempoda gidip gelmek, belirsizliğin yarattığı kaygıyı yatıştırır. Adımlar bir nevi "yaşıyorum, buradayım" deme biçimidir. * Duvarların Farkındalığı: Her dönüşte o görünmez sınırlara (toplumsal baskılar, biyolojik limitler, ekonomik zorunluluklar) çarparsın. Ama her dönüş, bir sonraki tur için taze bir başlangıçtır. Bu Hapishanede Nasıl "Şık" Yürünür? Madem buradayız ve çıkış kapısı henüz görünmüyor, bu voltayı bir angaryadan ziyade bir ritüele dönüştürebiliriz: * Gözlemci Ol: Madem dünya bir hapishane, diğer "mahkumları" ve parmaklıklar arasındaki o küçük sızan ışığı izle. Detaylar hayatı katlanılır kılar. * Kendi İç Bahçeni Yarat: Duvarların içinde bir vaha kurmak mümkün. Okumak, yazmak veya üretmek, o dar alanı genişletmenin en etkili yoludur. * Adımları Sayma, Anı Hisset: "Daha ne kadar yürüyeceğim?" sorusu yorar. Sadece o anki adımın yere basışına odaklanmak, zamanın ağırlığını hafifletir. Ancak "Asıl hapishane, insanın kendi zihninin içine ördüğü duvarlardır. Dışarıdaki parmaklıklar sadece dekor."dur. Bu "dünya hapishanesinden" zihnen kaçmak, o meşhur "beton avluda" geçen sürede sınırlamaları zihinde aşan bir hikayeye ne dersiniz: Hikâye: 42 Adımlık