Dikkat spoiler içerir.
Clifton ve Barrington ailelerini anlatan oldukça güzel bir roman. Bir politikacının gayri meşru oğlu olan Harry Clifton, meşru oğlu Giles Barrington'un en iyi arkadaşıdır. Babaları öldüğünde unvanın kime kalacağını mahkeme belirler ve Giles alır. Bu sayede Harry de sevdiği kadın ve Giles'in kardeşi olan Emma ile evlenme imkanı olur. Sebastian adında bir erkek çocukları olur. Ve zamanında terk edilen Jessica adındaki genç teyzesini de evlat edinirler. Clifton Warwick adında bir karakterin yaratıcısı bir polisiye yazarıdır. Giles İşçi partisinden milletvekili olur ve Bristol için çalışmaya başlar. Bu arada Virginia ile tanışır ve her şey değişir. Ailede kimse Virginia'yı sevmez ama kimse de Giles'e bir şey diyemez. Annesi öldüğünde vasiyetinde her şeyi kızları Emma ve Grace'e bırakır. Virginia da bunu kullanıp Giles ile evlenip ona hayatı zindan eder ama sonra ayrılır. Boşanma aşamasında Virginia, binbaşı Alex Fisher ile anlaşır. Giles'den çocukluğundan beri nefret eden Fisher, muhafazakar partiden aday olur ve Giles ile yarışmaya başlar. 4 oyla Giles kazanır ve hüsrana uğrar. Bu arada Sebastian da liseden mezun olmadan 4 gün önce sigara, içki ve kadın yüzünden okuldan atılır. Cambridge bursu büyük ihtimalle yatmıştır. Arkadaşı Bruno'nun yanına gider. Babası Don Pedro ile Buenos Aires'e doğru yola çıkar. Bilmediği ise Pedro'nun mafyatik bir adam olduğu, Naziler ile iş yapıp sahte 20 milyon sterlin ile Arjantin'e gittiği, parça parça gizli yollarla ülkeye soktuğudur. Bu sefer kurye Sebastian'dır ve Rodin'in Düşünen Adam heykeline 8 milyon sterlin saklanmıştır. Babası Harry bunu öğrenince uçakla Arjantin'e gider ve oğlunu detayları anlatmadan uyarır. Hükümet büyük bir operasyon ile paraları bulur ve imha eder. Don Pedro deliye döner. Herkesten
"Gözlerimle gördüm, cenin suyuyla bedenlerini yağlayıp bebek eşinden ve cenin etinden lokma yutanlar..."
Yanlış okuyorum sanırım. Öyle olmalı yahut efsunlu bir rüyanın içindeyim! Gözlerimi kapıyorum, takvimler 1577 sonbaharını gösteriyor, Osmanlının en kudretli zamanları... Doğru olabilir miydi okuduklarım? İrkilerek açıyorum gözlerimi, 21. yüzyıldayım! Bütün kötülüklerin normalleştirilip insanların gözleri önünde yapıldığı bir çağ! Genç kalabilmek için yüzüne bebek cenini enjekte eden ünlüler! Kendi plasentalarını yiyen anneler, sözde sünnet derisini kullananlar! İçlerinde hayranlıkla izlediğiniz o kadar isim var ki... Ve dünyada kayıp çocuk sayıları, medeniyetin başkenti Avrupa'da yılda 250 bin çocuk, gittiği yere uygarlık! götüren Amerika'da 460 bin... Türkiye için bir sayı bile yok elimizde...
"Bu topraklardaki zulüm hiç bitmeyecek, kargaşa hep sürecek, kan akışı durmadan körüklenecek."
Günümüz Ortadoğu'sunu anlatıyor sanki! Dünyanın gözü önünde ölüp giden çocuklar... Nâzım'ın "şeker de yiyebilsinler," dediği çocuklar, "ölüp dinlenmek istiyorum," diyor: youtube.com/shorts/DQSK-hjN... Çocuklar ölüyor, insanlar "kınıyor" ve dünya dönmeye devam ediyor. "Kanı ne kadar çoğaltırsanız o kadar cennete yaklaşacaksınız!" Kurtarıcı o kadar çabuk gelecek! Ne sapkın bir inanış! "AZDAHAK" Daha önce duymuş muydunuz? Firdevsi'nin Şehname'sinde geçen Azi-Dahaka efsanesinden yola çıktığını söylüyor yazar. "İnsan beyni yiyerek ve yaralarına sürerek şifa bulanlar." tr.m.wikipedia.org/wiki/Dahhak Günümüzde de yok değil mi insan kanından beslenenler? Her romanım bir sancımın ürünü diyor İskender Pala, dünya kanıyor; hiç olmadığı, olamayacağı kadar.
AZDAHAK - BİR OSMANLI POLİSİYESİ
1577 Büyük Kuyruklu Yıldızı
"Başımıza taş yağacak," deyimini sık