Tarafsızlıkla, mantık yürüterek başarısız gözükmesi gereken hayatına baktı.
Dostluk ve dostluğun onu insan ırkında tutabilecek yakınlığını istemişti; iki dostu olmuştu, biri kim olduğu bilinmeden anlamsızca ölmüştü, diğeri artık hayatın öyle uzak saflarına çekilmişti ki ... Evliliğin içtenliğini ve dingin, birleştirici tutkusunu istemişti; ona da sahip olmuştu ama onunla ne yapacağını bilememişti ve o da ölmüştü. Aşk istemişti; aşkı bulmuştu ve ondan da feragat etmiş, ihtimaller kargaşasında yok olup gitmesine izin vermişti. Hoca olmak istemişti ve olmuştu da; yine de biliyordu, hep farkındaydı, hayatının büyük bölümünde sıradan bir hoca olmuştu. Bir parça bütünlük, tam bir saflık hayal etmişti; taviz ve değersizliğin saldırgan şaşırtmacasını bulmuştu. Bilgeliği kavramış ve uzun yılların sonunda cehaleti bulmuştu. Daha başka ne var, diye düşündü. Başka?
Yalnız olmak, kendimizin en gerçek haline daha yakın olmak anlamına gelmiyor mu? Başkasıyla bağlantı halinde değilken, onların varlığı ve yargılarıyla seyreltilmemişken daha çok kendimiz değil miyiz?Bu yalnızlık olmadan kendimizi nasıl bilebilir, nasıl tanıyabiliriz?