Howards End, yolları Howards End adlı mütevazı İngiliz kır evinde kesişen üç ailenin hikayesini anlatır. (...) Howards End sıra dışı bir romandır çünkü karakterler kim olduklarını ısrarla, ortamlarının görüntüsü, kokusu ve teması yoluyla anlamaya çalışırlar. Seks gibi, yerle ilgili klişeler de yavaş yavaş kırılır.
İnsanlar arasında bir rehineniz bulunmadığında toplum sözleşmesinin dışında durmak kolaydır, erkekler bu sözleşmenin dışına her zaman kadınlardan daha kolay çıkarlar; bağımsız geçim kaynaklarına sahip bekar bir erkekse hiçbir güçlükle karşılaşmaz.
Margaret bu iddiayı ciddiyetle tarttı. Cehennemi tanımış mıydı? Pişmanlıkla kıvranıyor muydu, yoksa sadece “O iş geride kaldı. Yeniden saygın hayatıma döndüm” mü diyordu? Onu doğru okusaydı, bu ikinci olmalıydı. Cehennemi tanıdığını söyleyen biri erkekliğiyle övünmez. Alçakgönüllülük gösterip onu gizler, tabii hâlâ bir şeyler kaldıysa. Sadece masallarda günahkar tövbe eder, ama daha korkunç bir şey yapmak, saf kızı dayanılmaz gücüyle fethetmek için. Henry ancak rüyasında müthişti. Hata yapan ortalama bir İngilizdi o. Bu işteki tek hatası (Mrs. Wilcox’a sadakatsizlik etmiş olması) hiç aklına gelmiyor gibiydi.
Bu üstinsanların daha çok bencil nitelendirilebilecek insanlar olduğuna her zaman anladım. “Hayır, yanlış.” diye karşılık verdi Helen. “Hiçbir üstinsan asla ‘Ben istiyorum’ dememiştir, çünkü ‘Ben istiyorum’ ister istemez ‘Ben kimim?’ Sorusuna ve sonuçta merhamet ve adalete götürür. Üstinsan sadece ‘İstiyorum’ der. Napoleon ise ‘Avrupa’yı istiyorum’ der, Mavi Sakal ise ‘Kadın istiyorum’, Pierpont Morgan ise ‘Botticelli istiyorum’ der. Asla ‘Ben’ demez; eğer üstinsanın kafasının içinin nüfus gidebilirseniz, ortasında panik ve boşluk bulursunuz.”