Ali Şeriati ve Türkiye’nin 40. yılı
TARİHİ vicdan, uygar bir ruha özgüdür. Medfun asırları, nesilleri ve devamlı bir geçmişi hikâye eden bu eserleri korumak, ihya etmek ve tanımak, sadece duygusal ve sanatsal bir değer taşımaz; aynı zamanda tarihsel akışın, kültürel bağlılığın ve ulusal ruhun devamını sağlar. Tarihsel süreklilik, mevcut kuşağın, şahsiyetini bulduğu geçmişle bağını kurar. Emperyalizm, çok karmaşık ve çok derin sosyolojik ve bilimsel gayretler içine girmiştir. Bu gayretlerle uygar İslam, Hint ve Çin ülkelerindeki kendi “sözde uygar”larını öyle “yetiştirme”ye çalıştılar ki o uygar(!)lar, ilerleme ve modernleşmeyi kendi gelenek ve tarihlerine zıt bilsin, realizm ve ilericilik adına geçmişi yok saysın ve tarihlerini mahvetsin ve kin ve nefretle kendi geçmişlerinden kaçsınlar. Çünkü geçmişe kin ve nefretle yaklaşmak, çağdaşlığın ve yeni düşünmenin göstergesidir!
İsviçre’den İran’a dönüyordum. Yoldaşım, İzmirli bir Türk öğrenciydi, İsviçre’de eğitim görmüş(!) bir ziraat mühendisiydi. Benim için bundan iyi bir yolculuk olabilir mi?! Türkiye’nin mimarisinin dinî, kültürel, siyasî ve sosyolojik açıdan bence kapalı kalmış ince noktaları, güzel Fransızca konuşan gencin parmağıyla aydınlanacak diye düşündüm. Birkaç gün süren beraberliğimizde bu çerçevede onunla işim olmadığını anladım. Zira onun uzun bir hikâyesi vardı. İstanbul’a vardığımızda askerî bir geçit töreni ile karşılaştık. “Ne oluyor?” diye sordum. O genç, “Türk ordusu, kuruluşunun kırkıncı yılını kutluyor” dedi. “Kırkıncı asır mı?” diye sorduğumda, gülerek “Hayır! Aklın nerede? Kırkıncı yıl!” dedi. Tekrar sordum: “Kırkıncı ne?” Vurgulayarak dedi ki: “Kırkıncı yıl.” Türkiye tarihiyle geçmişinden bu kadar habersiz olan genç, bana bilgince izahatta bulundu: “Türkiye, ülkesiyle, toplumuyla, üniversite,