Izdırabın verdiği intibah zamanlarında kendi kendini aldatmak başkalarını kandırmak kadar basit değildir. Ve insan kendi içindeki adaletten ürkmeye başlar.
Halbuki Atatürk, bir diktatör değildi. Bir inkılâpçı devlet kurucusu idi ve o, hiçbir vakit, “Ben böyle istiyorum; böyle olacak!” demedi. “Millet böyle istiyor, böyle yapacağız!” dedi. Onun için, ne Türkiye Cumhuriyeti, ne ondan evvelki “Büyük Millet Meclisi Hükûmeti” devrinde, hiçbir inkılâp olmadı ki, bir meclisin tasvip ve tasdikinden geçmemiş ve hayata tatbik edilmezden evvel bir kanuniyet şekli almamış bulunsun.
Nitekim, Türkiye dışında, çok kimseler, Atatürk’ün vefatından sonra memleketimizin altüst olacağına ve onun meydana getirdiği eserlerden hiçbir şey kalmayacağına hükmetmişler. Yalnız düşmanlarımız değil, dostlarımız bile, “O gidince ne yapacaksınız? Yerine koyacak bir adamınız var mı?” diyorlardı. Bu endişenin sebebini, Kemalist rejimin başka diktatörlüklerle karıştırılmış olmasında aramalıdır. Bütün diktatörlükler şahsî idarelerdir ve başa geçen fevkalâde insanların kuvvetinden başka bir kanuna veya bir müesseseye dayanmadıkları için, diktatörün ömrüyle beraber nihayet bulurlar.
Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarında;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.