İlk defa bu eseri ile kendisine kavuştuğum yazar, kimi zaman dışarıdan bir gözle olayları değerlendirmek ile, kimi zaman kahramanların halet-i ruhiyelerini ilmik ilmik işlemek ile, kimi zaman da iki zıt duygunun, içsel bir savaş halini ustalıkla yansıtması ile harika bir eser ortaya koymuş diyebilirim.
Kullandığı Türkçe'nin fesahatini her cümlesinde fark etmek mümkün. Bununla beraber kahramanların yaşadığı mekanın ve zamanın şivesini aktarmadaki becerisini ayrıca takdire şayan buldum.
Esas kahramanların kimi yerlerde yapmaları gereken kesin hükümlü, tereddütsüz ve gıllügişsiz konuşmaları, zamanın Türkçesini kullanarak, azametli kelimelerle süsleyip onların ağzından dökmesi de ayrıca, yazarın ne kadar geniş ve sağlam bir kaleme sahip olduğunu bizlere gösteriyor.
Eser, Osmanlı'nın ölmek ile dirilmek arasında cebelleştiği bir dönemin bağrından kopan olaylar silsilesini, bu olayların içinde yaşayan halk tabakasının bir üstü, asıl yönetimin birkaç altı, tam anlamı ile bir beldenin gözde insanlarını ve Kuvvacı/Millici denilen, ama ne oldukları, neyi temsil ettikleri pek bilinmeyen birilerinin açtığı savaşa katılıp katılmamanın vebalini tartarak bir karar verme durumunda kalan insanları ön plana alarak kaleme alınmış.
Kahramanlarımızdan Çolak Salih, bir cephe savaşında kolunu kaybedip yüzünde korkunç yaralar ile beldesine, Akşehir'e döner. Çolaklığının ve yüzünün verdiği bir hüzün ile hayata tutunmak gayretinde kalır. Rum olan çocukluk arkadaşı Niko'nun ilgisi onu iyice kendine çeker ve gittikçe dinden uzaklaşan, toplum içinde yadırganan biri haline gelir. Zamanla, gazi olarak döndüğü beldesinde kendisini hissettirmek, ispat etmek ve yitirdiği saygısını ilk halinden daha çetin bir şekilde kazanmak ister. Hikayesini de bu başarıyı elde ederek, fakat bu başarı kendisine tam