İnsanların çoğu sınırlı bir hayal gücüne sahiptir. Duyumlarını uyaracak ölçüde yakınlarında gerçekleşmeyen bir olaya ilgi göstermek pek içlerinden gelmez; ama aynı şey gözlerinin önünde,doğrudan duygularına dokunma mesafesinde gerçekleşirse, bu olay önemsiz bile olsa, hemen aşırı bir duyarlık gösterirler. Böylelikle normalde nadiren görülen tepkilerini ölçüsüz ve abartılı denebilecek bir sertlikle telafi etmiş olurlar.
Onlara baktıkça Danyar'ın sesi çınlıyor kulaklarımda. Bu ses beni de çağırıyor, yola çıkmamı istiyor. Öyleyse bozkırların kucağındaki köyüme gitmeliyim, oralarda yeni renkler bulmalıyım.
Vurduğum her fırçada Danyar'ın ezgileri yankılansın, Cemile'nin yürek atışları duyulsun!
Gözyaşlarımı yutarken,"Cemile! Cemile!" diye hıçkırı yordum.
En candan, en yakın insanlardan ayrı düşmüştüm. Ancak o zaman, boylu boyunca yerde yatarken Cemile'yi sevdiğimi anladım. Benim ilk aşkım, çocukluk aşkımdı o.
Kapaklandığım yerde, dirseklerim ıslak toprağa dayalı bir halde, uzun süre yattım. Yalnız Cemile ile Danyar'dan değil, çocukluğumdan da ayrılıyordum.
Tanrım, o ne güzellikti! Ruhunun bütün zenginlikleri, aşkının coşkunluğu bu çehreden olduğu gibi okunabilirdi. Gene de seyrettiğim bu çehreden fazla bir şey anlamazdım. Şimdi bile bu soruyu kendime sık sık sorarım: Aşk denen şey ressamın ozan esinlenmesi gibi bir esinlenme midir acaba?