“Here I am, a bundle of past recollections and future dreams, knotted up in a reasonably attractive bundle of flesh. I remember what this flesh has gone through; I dream of what it may go through.” ~ Sylvia Plath
Uğultulu Tepeler'de Heathcliff ile Cathy'nin, karanlık bahçede durup Linton'ların oturma odasının pencerelerinden içerideki ışıl ışıl aydınlatılmış aile tablosunu seyrettikleri bölümü sık sık hatırlıyordum. Bu görüntüdeki ölümcül şey özelliğiydi: Pencereden içeri bakarken ikisi de farklı şeyler görüyordu, Heathcliff korktuğu ve nefret ettiği şeyi, Cathy ise istediği ama mahrum olduğu şeyi. Ama ikisi de olanı olduğu gibi göremiyordu. Ben de, bunun gibi, korkularımı ve arzularımı kendi dışımda ortaya serilmiş görmeye başlamıştım, başkalarının hayatında kendiminkine dair yorumlar görmeye başlamıştım. Teknedeki aileye bakınca artık sahip olmadığım bir görüntü görüyordum: Yani, orada olmayan bir şey görüyordum. O insanlar kendi anlarını yaşıyorlardı ve ben bunu gördüğüm halde, tıpkı bizi ayıran deniz parçası üzerinde onlara doğru yürüyemeyeceğim gibi, o âna da dönemezdim. Bu iki yaşam şeklinden -o ânın içinde yaşamak ve dışında yaşamak- hangisi daha gerçekti?
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Herkes benim hiçbir şeyden korkmadığımı sanırdı, ben her şeyden korkardım. Haydutlardan korkardım, jandarmalardan korkardım, gazdan korkardım, ateşten korkardım, sudan korkardım, gelecekten korkardım, yaşlılıktan korkardım, hastalıktan korkardım, ölümden korkardım ve hayattan korkardım...
Korkardım ve korktuğum için utanç duyardım, gururluydum, bu yüzden cesur numarası yapardım.
Hayatım boyunca olağanüstü bir şeyler bekledim, mucize ya da felaket. İkisi de başıma geldi. Cennet ya da cehennem, önemi yok, şairin dediği gibi, bilinmeyenin dibinde yeniyi bulmak.