Çoğu duyguyu aynı anda hissettiğim, hatta bir duygunun iki-üç sayfa sonra başka bir duyguya evrildiği bu kitap gibi bir kitap daha okumadım. Bu kitap içinde aşk, intikam, nefret, hırs, sevgi gibi daha bir sürü duygunun harmanlandığı; aynı zamanda tüm bu duyguların çok iyi anlatıldığı ve hissettirildiği bir kitap.
Anlatımı o kadar güzel ki Uğultulu Tepeler'de esen rüzgar, sanki sayfalardan çıktı bana bile çarptı; yağan yağmur üzerime yağdı. Ortam şahane. Gotik ve soft karışımı, karamsar ve neşe karışımı bir yer. Yer yer kasvetli hava insanı boğuyor, yer yer güneş parlıyor ve insanın içini ısıtıyor. Tam anlamıyla şiirsel, leziz bir anlatım.
Karakter karmaşası hariç başı aşırı akıcıydı bu nedenle okumak çok çok kolay. 70, 80. Sayfalarda her şey yerine oturuyor.
Gelelim konusuna:
En güzel aşk romanı diye lanse edilen bu kitap; daha çok aşkın karanlık yüzlerini, aşktan doğan duyguları iyi bir psikolojik tahlille anlatan bir roman. İntikamla yoğrulan, kuşaktan kuşağa geçen bir aşk (buna aşk denilebilirse tabii) öyküsü.
Karakterler duyguları çok yoğun yaşıyor, duyguların aşırı yaşanmasından sebep bunun zararlarını da bittabi görüyorlar. Herkes çok öfkeli, bu yerde rüzgar bile haşin esiyor. Yağmur taşkın yağıyor.
Çoğu karakterden nefret ettim ama hepsini anlamaya da çalıştım, başta Heatclif'i. Gerçekten haklı tek sebep bulmaya çalıştım ama nafile, Heatcliff benim vicdan kapımdan içeri giremedi. Çünkü Heatcliff'in davranışlarının hiçbiri erdemliliğe sığmayan delice hırstan ibaret davranışlar. Maalesef onu affedemedim. Tek yandığım zavallıcıklar, Heraton ve Küçük Cathy'di, neyse ki onlar mutluluğa erdi. Bir diğer üzüldüğüm Edgar Linton'du. Onun tek suçu Catherine'yi sevmekti. Her ne kadar Heatcliff, kendinin daha çok sevdiğini iddia etse de, Heatcliff'inki aşktan ziyade