Özellikle Ortaçağ’da halkın toplum içindeki yeri, çocuğun aile içindeki konumuna benziyordu. Cahilliği, ahlâki ve entellektüel geriliği nedeniyle buna çocukluk çağı da denebilir ve: Bu çağ acımasızdır.
Yaşadıklarım, gördüklerim, öğrendiklerim bazen o kadar ağır bir yük haline geliyordu ki ihtiyar bir adam gibi yorgun hissediyordum kendimi. Ne insanların yaptıklarını ne toplumun sessizliğini kavrayabiliyordum, yaşananları tam olarak anlayamıyordum. Bu, kimi zaman hastalandığımı düşündürecek kadar bitkinleştiriyordu beni. O zaman kütüphaneye gidip romanlar okuyordum. Okurken dünyanın ışığı değişiyordu, insanlar ve olaylar duru bir berraklığa kavuşuyordu, kimse beni seyredemeden, bana dokunamadan dünyayı seyredip, romanların içindeki insanlara dokunabiliyordum. Kendimi güvende ve güçlü hissediyordum, böyle hissetmek beni iyileştiriyordu. Yaşam geçici, bu nedenle de yapay gözükürken, romanlar kalıcı ve sahici gözüküyordu. Her kitapla birlikte yaşadığım çağ, bulunduğum yer, daha da önemlisi kimliğim değişiyor, bunaltıcı bir esaret duygusundan sıyrılıp hiç kimsenin sınır koyamadığı bir özgürlüğe kavuşuyordum.