Psikologlar, genellikle insanlara, davranışlarını yönetmeleri için iç görü ve anlayış kazandırmaya çalışırlar. Bununla birlikte, nörobilim araştırmaları, çok az psikolojik problemin, anlayış bozukluğunun bir sonucu olduğunu göstermektedir; pek çoğu, algımızı ve dikkatimizi yönlendiren, beynin daha derin alanlardaki baskıdan kaynaklanmaktadır. Duygusal beyin tehlikede olduğunuza dair alarm sinyallerini çalarken hiçbir içgörü bunu sakinleştirmeyecektir. Yedi kez hüküm giymiş bir mahkumun öfke-yönetim programında öğrendiği tekniklerin değerini anlattığı bir komedi aklıma geldi, şöyle diyordu "Harika ve çok iyi işe yarıyorlar: gerçekten öfkelenmediğiniz sürece."
Sayfa 64·Kitabı okuyor
Rüyalar; rahmani, şeytani ve dünyevi şeklinde üç kategoriye ayrılmaktadır. Rahmani rüyalar, Allah’ın kullarına bir ikramı olarak ortaya çıkmakta ve insana hayatındaki bazı konularda yol gösterici bir içeriğe sahip olmaktadır. Şeytani rüyalar ise şeytanın tesiriyle ortaya çıkan bir durumdur. Bunlar, korku dolu kâbuslar veya cinsel içerikli yapıda olabilir. Enerji uygulamalarında tecrübe edilen içsel görü ise uygulayıcının zihninde görüntü oluşturulması durumudur. Şeytan nasıl beyinde rüyalar vasıtası ile görüntü oluşturabiliyorsa, aynı şeyi uygulama esnasında uygulamacının zihninde yapabilmektedir. Vücudun iç görüntüsünü beyinde oluşturabilmekte ve problem olan yerleri kişiye gösterebilmektedir. Bu konuda şeytanın tesirinin nasıl oluştuğu ve neden uygulayıcılara bu konuda yardımcı olduğu, kitabın ilerleyen bölümlerinde yaptığım değerlendirmelerle daha iyi anlaşılacaktır.
Sayfa 67
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Yalnız Değiliz ve Uyanış ile Bunun Farkındayız Her varlık ile aynı seviyede olmak mümkün değildir. Yüksek seviye huzur ve dip seviye arasında ki farkı her iki tarafta birbirine anlatamaz. Yaşam boyu içinden sağ çıkmayı başarmış birisi olarak dip seviyede zulüm üreten ve kendini şahsi çıkara satarak kendi bencil rahatını bozmamak adına genel yararı yok sayan herkese karşı fevkalade başarılarım olmayabilir. Farkındalık üreten süreçler kişisel bir çıkar ve başarı üzerine bir ahlak anlayışı olmadığı için bu bataklıkta olanlar ile birlikte olmamış olmanın da ayrı bir derin huzurunu yaşıyorum. Titreşim uyanış seviyeniz yükseldikçe seviyesi dipte kalan ve doğal akışın ürettiği devrime karşı direnen her seviye şiddeti körükleyen bir tuzağın içine çekilir. Yüksek bilinç öz nitelik bu tuzağı da duru görü bir bakış açısı ile farkındalık üreterek görür ve açık yüreklilik ile sadece yurdun ve ulusun yararına değil yeryüzünde doğal yaşam ve yaşamın tüm paydaşlarının yararına etik ahlak anlayışı içinde bilgiyi devrim üretecek nitelikte bir kalite anlayışı ile en yakın tarih örneği atalarım Mustafa Kemal Atatürk, Fatih Sultan Mehmet han, Hun Türk tufanı ve adem oğlunun Anadolu da varlık sürdürme adına adım attığı günden bugüne ve sonsuza kadar sürecek devrimin bugün ki geldiği seviyeyi yeryüzüne aktaran bir bilinç olma görevimi layıkıyla yapmış olmanın da ayrı bir huzurunu yaşıyorum. Yalan, talan, soykırım vb tüm kötülükler yeryüzünde her yerde açığa düştü. Tini olmayan varlık üretme şirki peşine düşenler Çin'i bilim ve teknoloji tuzağı içinde kötülük üretme merkezi haline getirdiler. Kötülüğün rekabete girmiş olması güç kavgasını büyüttü. Şirk, yapay şirk üretmez ve güce güç katmaz ise soygun hakimiyeti devam edebilmesi için doğal kaynak sahibi olan her yere çökmek için
Bizans imparatoru tarihçi Constantine Porphyrogenitus (X. yüzyıl) Hazarlar ve onlarla komşu olarak yaşayan halkların ya-şamlarını detaylı bir şekilde anlatmıştır. Onun, Kuzey Kafkas-ya ve Karadeniz'in kuzeyinde yaşayan Hazarları ve diğer Türk halklarını İskitler diye adlandırması oldukça önemlidir (Kons-tantin Bagranorodnıy, 1991, s. 177) İmparator, oğlu için yazdığı "De Administrando Imperio" (Imparatorluk Yönetimi Üzerine) adlı eserinde (Rusça çeviri-si: Moskova, 1991) tahtın varisine Hazarları kuvvetli bir dev-let olarak tanıtmakta ve komşu halkları Hazarlara karşı nasıl kışkırtabileceğini göstererek, "Uzların, komşu olarak yaşadık-ları Hazarlar ile savaşabilme yeteneğinde olduklarını" yazmak-tadır (s. 51). Bizans, diplomatik manevralarla Alan ve Guzları kendi sa-fına çekmeyi başararak, onları Karadeniz boyundaki en büyük hasmına karşı kışkırttı. X. Yüzyılda Hazarlar ile Alanlar arasın-da savaşlar vuků bulmuş; Alanlar, fiilen Hazarlara bağımlı ol-maktan kurtulmuşlardır. VIII. Yüzyıla doğru Hazar Kağanlığı hemen hemen bütün Kuzey Kafkasya'yı hakimiyet altına almış ve Bospor kıyıların-da güçlendikten sonra Kırım'ın bir bölümünü ele geçirmiştir. Hazarlarla Rusların münasebetleri dostane idi. Rus hüküm-darının IX. Yüzyılın ilk yarısında "hakan" unvanı kullanıyor olması da bu dostane ilişkilerin bir delilidir (Novoseltsev, 1982, s. 150-159). Hazarların Bizanslılarla olan ilişkileri ise bazen dostane bazen hasmâne idi; ama ortak düşmanları Araplarla yaptıkları savaşa müttefik olarak girmişlerdir. Ancak Bizans, Arap Halifeliğinin X. Yüzyılda zayıflamasıyla birlikte Hazarlara karşı Hristiyan Alan ve Rusları kışkırtmış; Hazar Kağanlığı bir yandan onların saldırıları, diğer yandan kendi içinde yaşadığı iç çekişmeler sebebiyle yıkılmıştır (Artamonov, 1962; Yakubovs-kiy,
Sayfa 127 - 128·Kitabı okudu
İnsan katlanmak zorundadır. İşin bütün sırrı budur. Kendi karakterine, kendi tabiatına katlanmak zorundadır. Ne tecrübe ne de kendi eksikliklerine şahsi menfaatlerine ve açgözlülüğüne dair iç görü bir şey değiştirir. Arzularımızın dünyada tam bir yankısı olmayışına katlanmak zorundayız. Sevdiklerimizin bizi sevmemesine ya da umduğumuz gibi sevmemesine katlanmak zorundayız insan ihanete sadakatsizliğe katlanmak zorunda ve son olarak ki bu bütün görevlerin EN ZORU BİRİSİNİN KARAKTER ya da ZEKA YÖNÜNDEN KENDİSİNDEN ÜSTÜN OLMASINA da KATLANMAK ZORUNDA.
Sayfa 72·Kitabı okudu
Alıntı
Bu, bir insanın kaderden yiyebileceği en büyük silledir. Olduğundan farklı olma arzusu: Kalpte yanan hiçbir arzu daha acı verici olamaz. Çünkü insan hayata ancak kendi kendisi ve dünya için taşıdığı anlamla uzlaşarak katlanabilir. Nasılsa öyle olduğu gerçeğiyle uzlaşmalı ve bu bilgece davranış için hayattan övgü almayacağını, kibirli, egoist, kel ya da göbekli olduğunu bildiği ve buna katlandığı zaman göğsüne madalya takılmayacağını bilmelidir; hayır, övgü ya da ödül almayacağını bilmelidir. İnsan katlanmak zorundadır; işin bütün sırrı budur. Kendi karakterine, kendi tabiatına katlanmak zorundadır çünkü ne tecrübe ne iç görü bir şey değiştirir. Arzularımızın dünyada tam bir yankısı olmayışına katlanmak zorundayız. Sevdiklerimizin bizi sevmemesine ya da umduğumuz gibi sevmemesine katlanmak zorundayız. İnsan ihanete, sadakatsizliğe katlanmak zorunda ve son olarak, ki bu bütün görevlerin en zoru, birinin karakter ya da zeka yönünden kendisinden üstün olmasına da katlanmak zorunda.
Sayfa 72·Kitabı okudu