Zannedersem sizi çok ilgilendirmeyecek, ama büyüklerin sözüyle "Dinlemesini bilen en aptaldan bile bir şeyler öğrenebilir" cinsinden bir hadise anlatmak isterim... 6 senelik telefonumun ilk arıza çıkarmasıyla ön ve arka camını tamir ettirdim. Üzerine artık sekerat halinde olan pilini de değiştirdim. Kullanmaya başlayınca gördüm ki, pil yine şarj tutmuyor ve ekranın arkası yine kırılmış. Artık yeni bir telefon almak icap etti. Kendi kendimi "Oğlum sen zaten sürekli telefon merakı olan bir adam değilsin. Bi telefonu da 6 sene kullanabiliyorsan bu iyi bir süredir. Zaten içki, kumar, zina gibi kötü alışkanlıkların da yoksa artık sen iyi bir telefonu hak ediyorsun. O zaman bir telefon almak vaktin gelmiştir." diye motive eyledim. Tabi insan bir şey yapacaksa en büyük yardımcısı kendisi oluyor. Ama tabi bunu almak yada almamak bir mevzu değil, asıl mevzu benim kalbimde olandır. Onu da şöyle hissettim: Kızım bana dedi ki: "Baba telefon alacağın için heyecanlı mısın?" Evet heyecanlıydım. Lakin bir yanımda üzüntülü. Üzülme sebebim ise "Böyle ufacık şeyler için" heyecan yapmış olmamdan kaynaklanıyor. Yaşım bayağı büyüdü, tecrübem arttı, o kadar okuduk, daha çoğunu dinledik, nasihat edip nasihat aldık ama geldiğimiz noktada nefsimiz bir adım ileri atamamış. Kalbimiz halen olgunluğun kafasına erememiş. Yani bir şeyler büyümüşken en önemli şey olan kalbim yerinde halen çocuk olarak saymış. Buna üzülmeyeyim de neye üzüleyim... Tabi bunu çocuğum evladım elbette anlamamıştır. Ama siz anlayabilirsiniz. Siz de benim gibi eksikliğini -kalbin büyümemesi- hissedebilirsiniz diye yazıyorum. Peki bunları neden anlattım? Öylesine anlatmak istedim sadece. Nefsin beni nasıl çepeçevre kuşattığını görün, şeytanın benle nasıl oynadığını görün ve bunlardan ibret alın diye de olabilir. İşte dünya
İnsan ve Duygular
Gozumun onundeydi koskoca hayat Nereye kayboldu Kaybolusunu bile izleyemedim Belki bi sigara yakardim
1000Kitap
Reklam
İkaz amaçlı sanatın en güzel türü, ahlaki ama "ahlakçı" olmayan sanat, kötü şeylerin cazibesine kapılmanın ne kadar kolay olduğunu iyi bilir. Malum, iyi insanların da, sonunda büyük hatalar yaptığı, bunu da istemeden yaptıkları bir vakıadır. Martineau'nun tablosunda, kocanın kumar ve içki sorunları olduğunu çıkarsayabiliriz (yere yan konulan yarış atı resminde ve adamın arkasındaki içki sürahisinde bunun ipuçları gizlidir). Bu adam şimdi de oğlunu alıştırmaktadır, beyefendilere özgü bu kötü huylara. Ama cani biri değildir, cana yakın ve kalender tebessümü zorlama değildir. Herkesi mutlu etmek ister gibidir, sadece güvenilmez ve kolay gaza gelen biridir o kadar. Küçük ahmaklıklarının birikerek sonunda onu nasıl mülkünü satmak zorunda bırakacağını tahmin edebiliriz. Nesiller boyu ailesine ait olan evin (antika şömine, zırh ve portreler bunun kanıtıdır) uçup gidişine seyirci kalacaktır. Ressam bunun utancını ve hüznünü, kendi davranışlarımıza tesir eder umuduyla, bütün gücüyle bize hissettirmeye çalışır; çünkü çoğumuz bu adamın kötü alışkanlıklarından birkaçını kendi nefsimizde barındırırız. S. 38 Terapi Olarak Sanat
Sanat
Aforizmayıkest
İçkiyi bıraktım, bunu bi’viskiyle kutladım..
KISA KISA KİTABIMDAN ALINTILAR... Kuran'dan ayet meali okuduğunuzda kırmızı görmüş boğaya dönenler, açıkça Kuran'ın sadece ve sadece sevap kazanmak için orijinalinden okunmak ve ölmüşlerimizin vaziyetini düzeltmek için gönderilmiş bir mezarlık kitabı olduğunu söylebilmelidirler. Çünkü kendilerinin de Kuran'dan verdikleri her ama her mesaj neticede bir "Meallendirmedir". "İçki içmeyiniz, hırsızlık yapmayınız, domuz yemeyiniz vs..." ifadeleri de birer meallendirmedir. Bırakınız Arapça bilmeyip meal okuyanları, en mükemmel bir şekilde Arapça bilen bir Türk alimin yaptığı da neticede bir meallendirmedir. Meale, meallendirmeye bu kadar karşı olanlar, zihinlerde bile anlamlandırılmamış (meallendirilmemiş) orijinal lafzın neden gönderildiğini de açıklamak zorundadırlar. *** Kuran'ın ilk ayeti ve emri olan ve genellikle "OKU" olarak çevirilen "İKRA" kelimesini iniş ortamına ve bağlamına bakıldığında; "Eline bir şey al ve oku, Kuran'ı oku" gibi anlamak isabetli değildir. Çünkü Hira'da o ayet geldiğinde Hz. Muhammed'in elinde okuyacağı bir metin olmadığı gibi daha ortada Kuran/mushaf diye bir şey de yoktu. Bir arayış içinde olan peygamberimize; "düşün, araştır, tefekkür et, kevni ayetleri oku.." ya da ilk vahiy olması açısından; "insanları davet et, çağır, tebliğ et..." gibi anlamlardan biri veya birkaçının verilmesi mümkün ve daha isabetlidir. METİN SEVİL, Kısa Kısa - Sosyal Medya Tadında, Sayfa: 50
Geçmişe bir şiir. /:
İçimdeki Çocukluğa Gömüldün Aşk dediğin nedir ki? Bir ince ip, bir de sen. İp beni boğar da, Gelip bir kessen. Nasıl gülebilirim, Ruhum yavaş yavaş ölürken? Nasıl bu kadar uzak olabilirim, Seni deli gibi severken? Neyse, çay demledim. Bilirsin, alkol beni bozar. Kalbimin titremesini dinlediğinden beri Başladı bende unutkanlıklar. Seni severken geceye çöktü Senli düşünceler, umutlar. "Ben seni seviyorum" diyemedim hiçbir zaman, Bu yüzden sevdam var diye dolaşamadım. Sensiz kaldı sokaklar, Sessiz kaldı adımlar. Anlat deme; ben seni Rabbime anlattım. Gözyaşımı secdeye damlattım. İyi hoş, güzel sevdim seni ben. Seni severken bile
Şiir
Reklam
Reklam