"Burada ne işim var? Allah beni neden yarattı?" Bu tip soruları asla dillendirmemiştim çünkü yaratılış amacını bulan şanslı kullardandım. Buraya belli bir şeyler yapmak üzere geldiğimi çabuk bulanlardandım. İşin zor tarafı amacımı bulmuş olmama rağmen sesimi duyuramazdım, insanlara ulaşamazdım. İstediğim şeyi yapmazdım. Kaderim ya da hayat amacım dediğim şey belki de egomum arzu ve isteğinden öte değildi. Bunu bilmenin yolu yoktu o zamanlar bundan emindim. İçsesim kısılmış, sezgilerim güçsüz ve ben yapmak istediklerimle yapabildiklerim arasında gelgitler yaşarken hedefime ulaşmak yerine sürekli ondan uzak tutulduğumun farkındaydım, elimden bir şey gelmiyordu. Oyunun düzeni belliydi, bundan bihaber olan bendim sadece. "Akışına takıl ve izle..." derken kendime, repliklerimin dışına çıkıp oyunu yönetmek gafleti içine düştüğümü sezdikçe geriye atılırdım. Hep bir adım geride kalırdım. Bakışım ve vizyonum epey ileriyi görebilirken, yaptıklarım hep kısıtlı kalırdı. Sanki görülmez iplerle ellerim ve ayaklarım bağlanmış da istediğim gibi hareket edemiyormuşum gibiydi. Kukla mıyım diye sorguladığımda cevap beni şaşırtmıyor sadece kabullenmesi ağır geliyordu. İpleri kendi elime almamın imkânı yoktu. Seçim hakkım da yoktu. Her şey nasılsa önceden hazırlanmış, oynanacak roller belirlenmişti. Benden beklenen uyum sağlamam, ses çıkarmadan repliklerimi tekrar etmemdi. Oyunun içinde kalıp rolümü en iyi şekilde oynamak acaba neden zor gelirdi bana?