Bir kız çocuğuysanız eğer, büyümek sürekli geri çekilme hali, sonu gelmeyen bir yenilgidir. Herkes size, kabul edilebilir olmak istiyorsanız, kendinizden vazgeçmeniz gerektiğini söyler durur.
Oysa gerçek, çoğu kez bu kadar karmaşık değildir. Gerçek, kıskanç adamların zorba olduğu, uykuda seven babaların uyanıkken dövdüğü, egoları anneleri tarafından besiye çekilmiş genç erkeklerin suç işleyebildiğidir. Duygusallaştırdığımız adam, aslında serserinin tekidir. Ama buna inanmak istemeyiz. Çünkü efsane, gerçekten daha etkilidir.
Hemen her kadın, bu fanteziye teslim olur, ele avuca gelmez belalı bir adamı kendine bağlayıp ehlileştirme fikriyle bir zaman oyalanır. Herkes er geç dersini alır. Ancak en fenası, romanların, filmlerin ve şarkıların hiç usanmadan yeniden ürettiği bu bildik hikayeden yola çıkarak yanındaki adama bir derinlik atfetmek isteyenlerdir. O adam, çoğu kez bir gözleme kadar düzdür halbuki. Ama bu, sonucu pek değiştirmez.
Hırsın yarattığı eziyetler, inançla dolu hamleler ve kalp kırıklığı… İşte benim hayatım. Neden diğer kadınlar gibi değilim ve neden kendilerinin hiç farkına varmadan doğan, yaşayan ve ölen diğer insanlar gibi sonsuz bir huzurun tadını çıkarmıyorum? Bazen kendi kendime soruyorum: Beni daimi bir altüst oluşun ve sabırsızlığın içinde tutan bu imkansız olandan zevk alma huyu bana nereden geldi? Neden üzgünüm ya da neden bu kadar mutluyum? Sanki ruhumun derinliklerinde ancak nihai dalgaları bana ulaşan galibiyetler ve mağlubiyetler vuku buluyor.