Bazı kitaplar vardır, seni bir hikâyeye davet etmez; seni alır, kendi zihninin içine bırakır. Tehlikeli Oyunlar tam olarak böyle bir kitap. Okurken bir karakteri değil, bir zihni takip ediyorsun. Hatta bir zihnin dağılma, parçalanma, yeniden kurma çabasını… Bu yüzden bu romanı anlatmak kolay değil; çünkü bu kitap olaylarla değil, iç çatışmalarla ilerliyor. Sayfalar ilerledikçe şunu fark ediyorsun: Asıl “tehlikeli oyun”, insanın kendi kendisine oynadığı oyundur.
Tehlikeli Oyunlar’ın merkezinde Hikmet Benol var. Hayata tutunmakta zorlanan, toplumun kalıplarına sığamayan, kendi zihninin içinde sürekli oyunlar kuran bir karakter. Onun yalnızlığı sıradan bir yalnızlık değil; bilinçli, ironik ve yer yer trajikomik bir yalnızlık. Hikmet’in çevresindeki karakterler –gerçek ya da zihninin ürünü gibi duran figürler– onun iç çatışmasını daha da görünür kılıyor. Özellikle Albay Hüsamettin Tambay figürü, hem bir akıl danışma mekânı hem de zihinsel bir sahne gibi işlev görüyor. Ama romanın gücü, karakterlerin başına gelenlerden çok, onların iç dünyalarında olup bitenlerde yatıyor.
Kitap boyunca Hikmet’in kurduğu “oyunlar” aslında bir savunma mekanizması gibi. Gerçek hayata doğrudan temas etmek yerine, onu yeniden kurgulayarak, ironize ederek, parçalayarak anlamlandırmaya çalışıyor. Bu yüzden roman bazen bir tiyatro metni gibi, bazen bir günlük gibi, bazen de kesintisiz bir bilinç akışı gibi ilerliyor. Olaylardan çok düşünceler, diyaloglardan çok iç monologlar ağır basıyor. Ve bütün bu yapı, okuru pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp metnin ortağı haline getiriyor.
Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay’ın kaleminde sadece bir roman değil; modern insanın yalnızlık anatomisi. Kahramanın dünyadan kaçışı aslında dünyaya dayanamayışının bir ifadesi. Mizah var, ama acı bir mizah. Zeka var,