Edebiyat tarihi, zengin ve konforlu hayatından sıkılıp heyecan arayan burjuva kadınları ile hayatın sillesini yemiş, cebi delik melankolik adamların hikayeleriyle dolu galiba. Yanılgı romanında yine bu bayat klişeyi anlatmış yazar.
Bir yanda Birinci Dünya Savaşı’nın cephelerinde gençliğini, ruhunu ve ailesinin tüm servetini bırakıp dönmüş, Paris’te sefil bir ofis işine mahkum olmuş Yves Harteloup. Karşısında ise paranın, servetin ve zengin kocası Jean’ın sağladığı o korunaklı, steril dünyada sıkıntıdan patlamak üzere olan Denise Jessaint.
Güney sahillerinin o rüya gibi atmosferinde bu yasak aşk filizlenirken iki karaktere de yer yer hak verdim. Denise’e hak verdim çünkü etrafı tamamen hissiz, tek derdi para ve statü olan robotlarla çevrili, hayatında ilk defa nefes aldığını hissediyor. Yves’e de hak verdim, savaşın o cehenneminden sonra sığınacak bir şefkat limanı, yaralarını saracak zarif bir eldi istedigi..
Ama haksız oldukları yerler daha fazlaydı elbette, en başta yasak bir aşkı yaşamak bütün haklılıklarını haksız kıldı benim gözümde. Denise’in durumu bir varoluşsal sancıdan ziyade, lüksün getirdiği bir şımarıklık ve tatminsizlikti aslında. Yaşadığı hayatın sterilliğinden şikayet ederken, o hayatın sunduğu hiçbir maddi konfordan da vazgeçmeye niyeti yoktu. Yves’i gerçekten sevdiğinden mi, yoksa monoton hayatına bir heyecan katmak, kendini bir roman kahramanı gibi hissetmek için mi seçtiği şüpheli çünkü. Yves kendi monotonluğunu kıracak bir oyuncak, hissiz dünyasından kaçış sağlayacak geçici bir macera mıydı onun için?Gerçek sorumluluklar kapıyı çaldığında o steril dünyasına geri döneceğini bilmenin rahatlığıyla hareket etmesi, onun bu aşkta haksız ve samiyetsiz oldugunun kanıtıydı aslında.
Yves ise savaşın faturasını ve kendi hayal kırıklıklarını Denise’e kesti bi