Hacı Bayram-ı Veli bir müddet Edirnede kaldı. Hem hünkârla sohbetler etti, hem de Edirne Eski Camii'nde halka vaaz ve nasihatte bulundu. Halkın büyük teveccühünü kazandı. Ankara'ya dönmek istediğinde padişah ısrarlı bir şekilde Edirne'de kalmasını rica etti. Fakat büyük veli dönmeye kararlıydı. Padişah veda etmeye gelen Hacı Bayram-ı Veli ye büyük bir arzusu olduğunu ve bu konuda himmet ve duasını istediğini bildirdi. Hacı Bayram-ı Veli'nin buyurun hünkârım can baş üstüne demesi üzerine padişah: "Allahü tâlânın izniyle, evliyanın himmet ve bereketleriyle İstanbul'u almak istiyorum. Rahmetli dedem Yıldırım Bayezid Han bu işe girişti. Fakat bir netice elde edemedi. Devlet-i Al-i Osman'ın topraklarının ortasında bir Bizans Devletinin olmasına hiç gönlüm razı değil. Sevgili Peygamberimizin de fethini müjdelediği bu İstanbul bize lâzım. Bunu almak için de himmetinizi, yardımınızı bekliyorum. “II. Murad Han bu sözleri söylerken, Hacı Bayram-ı Veli derin bir tefekküre dalmış, onu dinliyordu.” Sultanın sözü bittikten bir süre sonra şöyle konuştu: "Sultanım! Bu şehrin alınışını görmek ne size, ne de bize nasip olacak. İstanbul'u almak, şu beşikte yatan Muham-mede (Fatih Sultan Mehmed Han) ve onun hocası, bizim Köse Akşemseddine nasip olsa gerektir." müjdesini verdi. Sonra geleceğin Fatih'ini kucağına aldı. Onun gözlerine bakarak, uzun uzun teveccühlerde bulundu. Bazı yazarlar ise, bu sırada henüz Mehmed'in doğmadığını ve doğacak olan çocuğuna müjdelediğini belirtirler. Sultan Murad Han, bu müjdeye çok sevindi. Artık onun bir işi de geleceğin Fatih'ini yetiştirmek olacaktı. İstanbul ve Feth-i Mübîn
BEDİÜZZAMAN'IN BAHTI ve ŞEYH BEDREDDİN...
Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar'ın Şeyh Bedreddin isimli eseri "İyi ki okudum!" dediğim eserlerden oldu. Zîra hazret hakkında kulaktan dolma bilgilerden fazlasına sahip değildim. Kitabı okuduğumda ise kulağıma dolanların çoğunun lâf-ü güzâf olduğunu öğrendim. Bu yazdığıma belki en çok sol görüşlü arkadaşlar şaşıracaklar ama yapacak bir şey yok: Nazım Hikmet'in destanında yansıttığı Şeyh Bedreddin ile hakiki Şeyh Bedreddin arasında hiçbir ilgi olmadığını gördüm. Hattâ hakiki Şeyh Bedreddin Sünnîlikte öyle kavi bir duruşa sahip ki, bu duruş, bugünün soft hocalarına bile "yobaz" diyenler için epey sarsıcı olacaktır. Ahmed Güner Hoca'nın alıntıladığı bir-iki fıkhî görüşüne yer vererek misallendirelim: "Her kim herhangi bir peygamberi bir şekilde ayıplayıp ya da peygamberlerin sünnetlerinden bir sünnete razı olmazsa kâfir olur. (...) "Hazreti Peygamber şu şeyi çok severdi" meselâ "kabağı" denilse, bir kişi de "Ben onu sevmem!" dese, kâfir olur." Kitaptaki bu tarz alıntıları okuduğunuzda yazar gibi şöyle demekten kendinizi alamıyorsunuz: "Şeyh ehl-i sünnet bir Müslümandır." Hem kitabın hüneri sadece bundan ibaret de değil. Yazar, evvel telif edilmiş araştırmaları da, yine bizzat Şeyh Bedreddin'in eserleri üzerinden, sigaya çekiyor. Olabilir. Hepsine katılmayabilirsiniz. (Benim de "acaba" dediğim hususlar oldu.) Lâkin genel fotoğrafa da karşı koyamazsınız. O fotoğrafta görünen de şudur: **Sosyalistlerin bayraklaştırdığı Şeyh Bedreddin ile hakiki Şeyh Bedreddin'in hiçbir alâkası yok. Hatta Şeyh Bedreddin'i sembolleştirme fikri ilk olarak sosyalistlerin değil liberallerin aklına gelmiş. Mizancı Murad Bey onu II. Meşrutiyet yıllarında serbestî rüzgârına "gelenek" olarak seçmiş. Zâten genel olarak Şeyh'e dair çarpıtmalar da ithal ideolojilerin tutunabilmek için kendilerine bir
Şeyh Bedreddin
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Bir devletin bekası, kurumsal mekanizmalara değil de hükümdarın şahsi dehasına ve fiziksel ömrüne bağlandığında, o dikey güç ne kadar parlak olursa olsun arkasından gelen boşluk aynı derecede yıkıcı oluyor. 4. Murad’ın 27 yaşında ani ölümü ve ardından tahta çıkan Sultan İbrahim dönemi. 4. Murad’ın tırnaklarıyla kazıyarak, kan dökerek yeniden inşa ettiği o mutlak devlet otoritesi ve mali disiplin, onun ölümüyle birlikte adeta bir kumdan kale gibi çözülmeye başladı. 4. Murad’ın yaptığı şey aslında kurumsal bir reformdan ziyade, "şahsileştirilmiş dikey bir restorasyon" idi. Yani ordunun içindeki klikleri, rüşvete bulaşan ulemayı tasfiye ederken arkasında tıkır tıkır işleyecek bağımsız bir bürokratik mekanizma bırakamadı. Güç tamamen onun fiziki varlığına ve korkutucu otoritesine endeksliydi. O ölünce, Kafes hayatının getirdiği ağır psikolojik travmalarla tahta çıkan Sultan İbrahim, 4. Murad’ın tam zıddı bir profil çizdi. Hükümdarın bu zafiyeti, 4. Murad döneminde sindirilen tüm çıkar odaklarının (Yeniçeri ağaları, saray favorileri, çıkarcı bürokratlar) sığınaklarından çıkıp devleti adeta yağmalamasına zemin hazırladı. Tarihe "Amber ve Samur Krizi" olarak geçen dönem bunun en çarpıcı örneğidir. Saraydaki nüfuzlu figürlerin (Cinci Hoca gibi) padişahın psikolojik zaaflarını kullanarak onu lüks tüketime (tüm sarayı samur kürkle kaplatmak gibi absürt harcamalara) sevk etmesi, hazineyi yeniden boşalttı. 4. Murad’ın titizlikle temizlediği Esame Defterleri (ordu maaş kayıtları) yeniden hayali isimlerle dolduruldu ve ordu tekrar parazit bir yapıya büründü. Maliyeyi ayakta tutmaya çalışan rasyonel devlet adamı Kemankeş Kara Mustafa Paşa ise bu kliklerin kumpasıyla idam edildi. Bu idam, kurumsallığın tabutuna çakılan son çiviydi. Bilginin arkeolojisini Sultan İbrahim’in "delilik"
1000Kitap
"rasûl’ün sancağı dibinde haşret uyan ey gözlerim gafletten uyan" ~ III. Murad
1000k
#𝙀𝙉𝘼𝙈_𝙎𝙐𝙍𝙀𝙎İ_𝙏𝙀𝙁𝙎İ𝙍☝️ 💢 Müşrikler: “Eğer Allah dileseydi ne biz O’na ortak koşabilirdik ne de babalarımız; ne de herhangi bir şeyi haram kılabilirdik!” diyecekler. Onlardan öncekiler de, azabımızı tadıncaya kadar peygamberlerini böyle yalanlamışlardı. Şöyle de: “Sizin yanınızda, çıkarıp bize göstereceğiniz kesin bir bilgi ve belgeniz var mı? Varsa gösterin! Siz sadece kuru bir zanna uyuyorsunuz ve siz ancak asılsız tahminlerle yalan söylüyorsunuz.” 148 #Tefsir: 📖 📖 Burada müşrik psikolojisinin önemli bir yönü açıklığa kavuşturulur. Bu özelliği, aynı durumdaki insanlardan her çağda görmek mümkündür. Onlar yanlış inanç ve davranışlarını haklı göstermek için şöyle ilginç bir özür ileri sürerler: “Bizim Allah’a ortak koşmamız ve bazı helâlleri haram saymamız Allah’ın dilemesi sonucudur. Eğer Allah dilemese biz hiçbir zaman bu tür şeyleri yapamayız. Bunları yaptığımıza göre, Allah buna müsaade ediyor demektir. Allah müsaade ettiğine göre demek ki yaptıklarımız doğrudur ve bunda kınanacak bir şey yoktur. Eğer yaptığımız işler doğru değilse, bu durumda suçlanması gereken biz değiliz, -hâşâ- Allah’tır.” Halbuki, cüzi irade ve seçme yetkisine sahip olan insan, bir şeyin kötü olduğunu bile bile, “Allah böyle istediği için böyle yapıyorum” diyerek kendini sorumluluktan kurtaramaz. Çünkü onun, Allah’ın ne dilediğini bilmesi mümkün değildir. Ancak peygamberlere gönderdiği vahiylerle murad-ı ilâhîyi bilmek mümkün olabilir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, bu tür iddiada bulunan kimselerden, iddialarını doğrulayacak kesin bir bilgi ve sağlam bir belge getirmelerini istemektedir. Eğer böyle bir bilgi ve belge yoksa, ileri sürülen iddialar bir yalan, kuruntu ve saçmalıktan başka bir şey değildir. Müşriklerin elinde böyle bir delilin bulunması da sözkonusu olamaz.
Fatih Sultan Mehmet’in çocukluk yıllarında hocası Akşemseddin tarafından disiplin amacıyla uyarılması ve bu durum karşısında babası II. Murad’ın hocayı haklı bulup eğitimin arkasında durması, aslında bir toplumun nasıl inşa edildiğini anlatan güçlü bir örnektir. O yaşta verilen terbiye; saygıyı, sınırı ve sorumluluğu öğretmiş, bir çocuğu çağ açıp çağ kapatan bir lidere dönüştürmüştür. Bugün ise Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan silahlı saldırı gibi acı olaylar, disiplinin, eğitimin ve insani değerlerin ne denli ihmal edildiğini gözler önüne seriyor. Bir zamanlar bir çocuğun terbiyesi için gösterilen hassasiyetin yerini, bugün masumların hayatını hiçe sayan bir anlayışın alması düşündürücüdür. Oysa mesele yalnızca güvenlik değil; vicdan, eğitim ve toplumsal sorumluluk meselesidir. Geçmişte bir çocuğu yetiştirirken gösterilen kararlılığı, bugün toplumu korumakta da gösterebilseydik, belki de bu acıları konuşuyor olmazdık.