Hayran kaldımm… Atsız’ın kalemini çok seven biri olarak, bu eseri gerçekten büyük bir beğeniyle okuduğumu söyleyerek başlamak isterim. Hüseyin Nihal Atsız, bu romanda yalnızca bir hikâye anlatmıyor; okuyucuyu doğrudan tarihin içine çekiyor. Eser, Ankara Savaşı sonrasında Osmanlı Fetret Devri ile başlayan çalkantılı süreci, ardından Mehmet Çelebi,Düzmece Mustafa olaylarını ve II. Murad dönemini temel alan güçlü bir tarihî arka plan üzerine kuruludur. Yıldırım Bayezid’in oğullarından İsa Bey’in oğlu olan Deli Kurt, daha doğmadan kaderin sert yüzüyle karşılaşır; taht mücadelelerinin acımasızlığı nedeniyle bir tehdit olarak görülmemesi için annesi Bala Hatun ile birlikte gizlice uzaklaştırılır ve kimliğini bilmeden büyütülür. Bu noktada İsa Bey’in sadık adamı Çakır, dostluk ve güven duygusunu derinden hissettiren bir karakter olarak öne çıkar. Onun süt annesi Satu Kadın ise adeta Anadolu’nun vücut bulmuş hâlidir; süt oğlu Çakır’a, kendi yetim oğlu Enver’e ve emanet edilen gizli şehzadeye aynı şefkatle yaklaşan, emeği, sabrı, merhameti ve direnciyle gerçek bir Anadolu kadınıdır.
Roman boyunca tarih yalnızca bir arka plan değil, aynı zamanda karakterlerin kaderini şekillendiren bir güç olarak hissedilir. Kaderin ironisiyle İsa Bey yerine Mehmet Bey’in, ardından da II. Murad’ın tahta geçmesiyle, aynı soydan gelen iki farklı “Murat”ın hayatı keskin bir karşıtlık içinde ilerler. Biri köklerini bilmeden büyüyüp sipahilikten alaybaşılığa yükselirken, diğeri şehzadelikten padişahlığa uzanır. II. Murad’ın yorgunluğu ve tahtı henüz çocuk yaşta olan II. Mehmed’e bırakması da dönemin ağırlığını hissettiren önemli bir detaydır.
Bu tarihî atmosfer içinde okur, savaşlara, mücadelelere ve insan hikâyelerine tanıklık ederken kendini olayların tam ortasında hisseder; kimi zaman üzülür,