Bu kitabı okuduktan sonra ilk aklıma gelen yazarın bir askerlik geçmişinin olup olmadığıydı. Çünkü askerlikteki tekdüzeliği, "kahramansızca" ölümleri ele alışını çok gerçekçi buldum. Yazarın hem askerlik hem savaş muhabirliği geçmişinin olması anlatısına çok etki etmiş.
Kitap, okuyucuyu aynı hikayedeki bir asker gibi zaman zaman ümitlendirerek sonra o ümidi boşa düşürerek, karakterlerle empati yapmamızı sağlıyor. Ve finalde ana karakterin boşa akan hayatına hüzünleniyorsunuz. Ama yazarın işlemek istediği "bekleyiş" temasını anlamakla beraber, bu temaya çok karamsar bir yerden yaklaştığını düşünüyorum. Tekdüzelik ya da rutin hayatlar bir lanetmiş gibi anlaşılmamalı bence. Hatta kitapta ana karakterin, savaş başlayacağını sandığı ilk an yaşadığı bocalama ve tekrar rutin hayatına, güvenli alanına dönmek isteyişini vermesini de bu anlamda çok gerçekçi buldum.
Kitabın asıl anlatısı bence 167. sayfadaki "Ya gayet sıradan bir kadere sahip sıradan biri olarak yaratılmışsa?" cümlesinde gizli. Yazarın sıradan biri olmaktan korktuğunu ve bunun benlik egosuyla çatışmasını görebiliyoruz. Halbuki çok az insan gerçekten kahramandır ve çok büyük bir çoğunluğumuz sıradan hayatlar yaşarız. Yaş aldıkça gelen bu farkındalık baş karakterimiz ne kadar yaş alsa da ona gelmez. Önemli bulduğum bir başka alt metin de 193. sayfadaki yalnızlığa dair paragraftı. Bu bölümlerdeki sıradan olma ve yalnızlık temalarının kitabın asıl hedeflediği temalar olduğunu düşünüyorum.
Son olarak 48. ve 49. sayfalardaki zamanın akışı ve yaşlanmanın tanımını yapan paragrafların kitabın benim için en güzel yeri olduğunu söyleyebilirim.
Bu kitap aslında çocukluktan itibaren her yaşın kitabı ama doğru bir ruh halinde okunması önemli çünkü karamsar bir bakış açısı var. Okuyucunun kendisini "hayat boş, anlamsız,